13 Mayıs 2017 Cumartesi

Profil resimlerinizi Nikaragua bayrağı yapabilecek kadar cesaretiniz var mı?

13 Mayıs 2014te Somada yaşanan “301 madencinin ölümüyle sonuçlanan” olayın adı konusunda karar kıldık mı? Vikipedi “Soma faciası” demiş. “Soma kazası” diyenler var. “Soma cinayeti” diyenlerin sayısı az değil. Olayın üzerinden 17 gün geçtikten sonra yazmıştım: “Bu arada Somayı unutmayalım. Lütfen. Çok kişiyi öldürdüler. Unutuyoruz gibi geliyor bana.” diye. Hep telaşlanıyorum zaten sürekli bir şeyleri unuttuğumuz için. Hadi unutmak sorun değil de aynı şeyleri yaşadığımız zaman hatırlayamamak çok acı verici.

Somadan sonra Facebookta hiç paylaşım yapmamıştım. Profiller karartılmıştı. 301 sayısı vurgulanmıştı. Takım elbiseli adamlar eleştirilmişti. “Bu işin ‘fıtratında’ gerçekten böyle sonlar var mı?” diye tartışılmıştı. Bütün o sürecin hepsini izlemiştim. Lisede dershaneye Somada gittiğim için Soma ve çevresindeki ilçelerden birçok arkadaşım olmuştu. Olaydan sonra da kendileriyle birebir konuştuklarım gerçekten çok etkilenmişlerdi. Yakınlarından, akrabalarından ölenler olmuştu. O yüzden onların acılarının yanında yapacağım paylaşımların anlamsız ve saygısızca olacağını düşündüğüm için susmuştum. Belki saçma olabilir ama hissiyatım tam olarak buydu.

Olayın üzerinden 10 gün geçtikten sonra üniversitedeki eski bir arkadaşımdan mesaj aldım. Mesajında demiş ki “Hakan merhaba, hemen hemen her konuda fikrini belirtmene rağmen Soma olayında bir Manisalı olarak fikrini belirtmedin ve hiç paylaşım yapmadın.” Mesajı defalarca okudum. Dildeki suçlayıcılığı görmem çok zaman almamıştı. Üniversiteden mezun olduktan sonra 3 yılda tek bir diyaloğa girmediğim kişi Facebooktan böyle bir mesaj atmıştı bana. Bu beni bayağı düşündürdü. İnsanlar neden böyle bir beklentiye girmişti? Yaşanan her olaydan sonra sosyal medyada paylaşım yapmadan duygularımızı içimizde yaşamak duygusuzluğumuzu mu gösteriyordu? Vereceğim cevap önemliydi. Facebookta susma sebebimi anlattım. Fikirlerimi çok merak ettiği için Twitterda yazdıklarımın ekran görüntüsünü alıp kendisine yolladım. Özür dilemiş daha sonradan. Twitter kullanmıyormuş. Cevap yazmadım kendisine bir daha. O günden beri de konuşmuyoruz zaten.

Sosyal medya hayatımıza şakalarla, komikliklerle girmişti. 2007den itibaren Facebook, 2010dan itibaren de Twitter medyada sık sık yer edinmeye başlamıştı. Ardından “Nedir bu sosyal medya?” temalı yüzlerce program çekildi. Yüksek takipçili hesap sahipleri bu programlara çağrıldı. Hilal Cebeci, Atilla Taş gibi ününü kaybetmekte olan ünlüler hayatımıza yeniden girdi. Haber sitelerinin bir köşesinde, bazen de tam ortasında ünlülerin sosyal medyada paylaştığı fotoğraflar galeri olarak sergilenmeye başlandı, “Medya nereye doğru gidiyor?” soruları sık sık sorulur oldu. Gezi Direnişi sırasında Twitter’ın en aktif haberleşme aracı olması, tapeler falan derken devletin sosyal medya konusundaki politikasında değişiklikler meydana geldi. Ülkede yer yer sosyal medyaya erişim kısıtlandı ya da kısıtlandığı düşünüldü. Özellikle Gezi Direnişi Twitter için bir milat oldu. O güne kadar sürekli siyaset konuşan bir grup dışında siyasetten uzak duran insanlar, yaşanan olaylardan sonra analiz yapmadan duramaz oldular. Televizyonlarda X, Y, Z kuşakları tartışıldı. Bir yandan da paralı askerler türedi. Twitter bu açıdan küçük kardeş gibi haylaz davranırken Facebook büyük abi olarak seviyesini hep korudu. Kuşak çatışmaları, siyasi görüş farklılıkları sebebiyle paylaşım altı yorumlarda nice akrabalar birbirine küstü, arkadaşlıktan çıkarıldı, yeri geldi engellendi.

Yaşanan siyasi ve toplumsal olayların sosyal medyadaki bir diğer etkisi de “Hani sen ona üzülmüştün ya, buna neden üzülmüyorsun?” sorusu etrafında toplanan tepkiler oldu. Ege Üniversitesindeki karşıt görüşlü öğrenciler arasında çıkan kavga sonucu hayatını kaybeden Fırat Çakıroğlu hakkında yapılan paylaşımlarda da bu olay en üst düzeye ulaştı. Hatırlıyorum da o dönemde sosyal medyada “Neden Fırata üzülmüyorsunuz?”, “İki yüzlüsünüz.” gibilerinden bir sürü paylaşım yapılmıştı. Hatta daha ileri de gidilmişti. O gün bir kez daha anladık ölen insanları yarıştırma huyumuz sosyal medya yüzünden daha da üst boyutlara ulaşmıştı. İnsanlar istiyor ki yaşanan her olayın ardından her insan kendi istediği düzeyde tepki göstersin. Türkiyede yaşanan her acı olaydan sonra sizler de ana sayfanızda “Hadi profil fotosunu Fransa bayrağı yapanlar. Görelim sizleri. Bakalım Türk bayrağı yapabilecek kadar cesaretiniz var mı?” tarzında sitemler görüyorsunuzdur. Bir gün artık bu yorumlara sinirlenip profil fotoğrafımı her gün farklı bir ülke bayrağı yapma kararı almıştım. Neyse ki sinirim çabuk geçmişti.

İnsanlara acı veren, bir grubu üzen olayların yaşandığı günler sosyal medyada sıradan, günlük hayatı içine alan paylaşımlar yapmak pek hoş karşılanmıyor. Eğer komik bir şeyler yazdıysanız zaten vatan hainisiniz. Böyle günlerde büyük bir kesimin “Bu ülkede yaşanmaz gidelim artık.”, “Beyler ben Norveç’e gidiyorum. Gelenler beğensin.” tarzında yaptıkları paylaşımlar en özenilesidir.

ndem dışında yazma terbiyesizliği bazen olayın içerisinde acı olmasa bile gerçekleşebiliyor sosyal medyada. Yine klasik “NASA bilmem nerede su buldu” haberlerinden sonra gündem arayışı içerisindeki Twitter kullanıcısının hoşuna gitmiş olacak ki bu haber, herkes bir anda bu konuyu konuşmaya başlamıştı. Ben de işten yeni gelmiştim. Aklımda bir tweet vardı. Onu yazayım dedim gündemden bağımsız olarak. Aldığım tepki şuydu “NASA su buldu. Sen ne diyorsun hâlâ ya?” Aynen ben ne diyordum? NASA, Marsta su bulmuştu ve ben o suyu hiçe sayarak, hatta NASAyı küçük düşürerek gündemden bağımsız bir şey yazmıştım. Buna dayanamayıp hemen tweeti silmiştim ve Twitterdan çıkış yapmıştım. Ve bütün gün ağlayarak “Özür dilerim NASA, özür dilerim Mars, senden de özür dilerim su.” demiştim.

Yazımın sonuna gelirken söylemek istediklerimi söyledikten sonra tekrar etmek istediğim şeyler var: Somayı unutmayalım. Lütfen. Çok kişiyi öldürdüler. Unutuyoruz gibi geliyor bana. Acılarımızı yarıştırmayalım. Lütfen. Bir şeyleri anlamsızlaştırıyoruz gibi geliyor bana. Ne demişti Nadir Sarıbacak ödülünü alırken: “Muhabbet… Gerçekten… Belki bir duble rakı ya da bir demlik çay. Sadece muhabbet etmek kurtaracak bizi.” Kendinize dikkat edin. Allah analizlerinize zeval vermesin.

Şubat-2016

29 Nisan 2017 Cumartesi

Suspus Oldu Sazendeler Bu Gece

Hafta sonları dışarı çıkmaktan pek hoşlanmıyorum. Yapılabilecek bütün aktivitelerimi hafta içi iş çıkışına sığdırmaya çalışıyorum. Olası bir Fenerbahçe maçı dışında beni dışarıya çıkarmak zordur. Çıkarmaya çalışanlara da güzel bahaneler buluyorum.

O hafta da cuma günü hafta sonuna dair planlarımı yapmıştım. Film izle, bir şeyler yazmaya çalış, maç izle, sığır gibi yat, dizi izle, sosyal medyada takıl… 

Cumartesi günü öğle saatlerine yakın uyandım. Yalnız kahvaltı yapmaktan nefret ederim. O yüzden sokağın köşesindeki sulu yemekçide kuru-pilav yiyerek güne başladım. İnsana yalnız kahvaltı yapmak koyuyor ama yalnız kuru-pilav yemek o kadar da koymuyor. Neyse karnımı doyurduktan sonra eve geldim. Futbol izledim. Sıkıcıydı. Ardından dizi izledim birkaç bölüm. Yok, olmuyor. Ben sanat filmi izlemeyi çok severim. Hatta sanat filmlerini sinemada izlemeye bayılırım. İşte o gün de aklıma Ekşi’de Sarmaşık filminin yorumlarını okurken en az onun kadar iyi olduğu söylenen Abluka geldi. Şöyle bir bakayım gösterimde olduğu yerler var mı derken Taksim’de bir sinemada filmin tek seansta saat 21.00’de gösterildiğini gördüm. Sözde dışarı çıkmayacaktım hafta sonu. Ama dayanamadım. Hemen tüm planımı değiştirdim. Taksim’e gider, bir şeyler yer, ardından mis gibi filmimi izler, gece dönerim… Yeni planım beni oldukça mutlu etmişti. 

Taksim’e doğru yola çıktım. Tramvayda giderken aklıma bir tweet geldi. “Miskin miskin otururken üstüme bir hayvanlık geldi ve şu an Taksim'e Abluka denen filmi izlemeye gidiyorum.” yazdım tam olarak. 5 dakika sonra bir DM geldi. “Ben de gelicem.” diye. Ulan şimdi gel desen dert, gelme desen ayrı dert, diye düşünürken “Gelebilirsiniz.” dedim. Ardından 5 dakika sonra “Şaka şaka gelmicem. İyi eğlenceler.” diye cevap geldi. Amk salağına bak taşşak geçiyor benle, diye düşünürken de “Teşekkür ederim.” dedim. 

Taksim’e varıp yemeğimi yedikten sonra yine aynı kişiden bir mesaj geldi: “Ya ben çok gelmek istiyorum da yanımda kuzenim var. O da gelse sorun olur mu?” demiş. Hayır ben seni o kadar iyi tanıyorum ki gelsin tabii kuzenin de gelsin, amcana, dayına söyle, onlar da gelsin amk, siz hepiniz ben tek. “Gelebilirsiniz.” diye cevap attım yeniden. “Senden bi şey isticem ama. Olmaz dersen okey. Anlarım. Benim sevgilimmiş gibi davranır mısın kuzenimin yanında?” diye mesaj attı. Allah’ım diyorum bu nasıl bi sınav? Neyse battı balık yan gider “Tamam. Denicem.” dedim. Neyi denicen amk? Sen bilirkişi misin? Sen uzman mısın? Sen kimsin lan? O sırada sinemanın adını, filmin saatini falan sordu, söyledim. Bana çok teşekkür etti. Ben de salona doğru yola koyuldum. 

Galatasaray Lisesinin arkasındaydı sinema. Hemen vardım. Sinemanın tam karşısında canlı müzik yapan bir mekân vardı. Kapının önündeki adamların içeriye nasıl müşteri çektiklerini izlerken zaman çabuk geçmişti herhâlde. “Merhabaaa” diye bir ses duydum. Harbiden gelmişti mesaj atan kız, yani sevgilim, yanında da Suavi. Evet evet bildiğimiz Suavi. Oğlum kızın yanında Suavi’nin ne işi var amk? “Kuzenim” dedi Suavi’yi göstererek. Ben iyice sapıttım o an “Lan bir insanın kuzeni Suavi olur mu?” diye düşünüyorum. Tanıştığımıza memnun olurken “Ne kadar da çok Suavi’ye benziyorsunuz.” diyorum. “O bana çok benzer.” diyor. Gülüyorum bu dediğine ama o an “Suavi değil galiba.” düşüncesi aklıma yerleşiyor yavaş yavaş. “Yok yok değilim ben Suavi.” diyor. Amca o zaman niye böyle bir tarz benimsedin amına koyayım? Senin vizyonunu sikeyim afedersin ama. Aşırı yüksek bütçeli Suavi taklidi misin nesin sen acaba? Tabii bu arada hâlâ gülümsüyorum. “Ama çok benziyosunuz gerçekten.” diye kendimi tekrar ediyorum. Gülüşmeye devam ederek salona doğru yürüyoruz. Onlar bilet alırken Suavi bana dönüp “Sen istersen salona geçebilirsin. Bekleme.” diyor. “Ben senle güneşi bulmaya geldim, ürkme.” diyorum içimden. Elimle de Ronaldo’nun gol attıktan sonra yaptığı hareketine biraz benzeyen “Yok yok problem değil.” hareketimi yapıyorum. 

Salonda yerlerimizi alıyoruz. Filme olan konsantrasyonumu kesinlikle sağlayamıyorum. Aklımda sürekli Suavi var. Hâlâ o olmadığına inanmıyorum. Sesi de benziyor gibi sanki. Bir kadınla buluşmanın verdiği heyecanı bile yaşayamıyorum. Suavi ortamızda oturuyor. Hayır biz sevgiliysek Suavi neden ortamızda oturuyor? Arada bir filmle ilgili paylaşımlarda bulunuyoruz sessizce. Salonda bizden başka kimse olmamasına rağmen sessiz konuşmamız hoşuma gidiyor. Film bittikten sonra “Eeee nasıldı?” diye soruyor Suavi kızla ikimize. Ben beğendiğimi ama Sarmaşık kadar beğenmediğimi söylüyorum. Onlar da izlemişler Sarmaşık’ı. Bana katılıyorlar. Hatta kız “Sarmaşık’ı izlediğimiz salon daha güzeldi değil mi Emre?” diyor. “Evet.” diyorum. Bir yerlerde bir şeyler içmeye karar veriyoruz. Beşiktaş’a gitmek üzere yola çıkıyoruz. Bu arada kuzen Suavi Beşiktaşlıymış. Sessizce mırıldanıyorum onun şarkısının melodisiyle “Gücüne güç katmaya geldik. Formanda ter olmaya geldik.” diye. Kuzen Suavi beni siklemiyor. 

Beşiktaş’a geliyoruz. Mekânın birine geçiyoruz. Kız, başlarda Kuzen Suavi’ye onunla birlikte yaptığımız ortak şeylerden bahsediyor. Ben sürekli gülüyorum. Pot kırmaktan korkuyorum. Bu arada hâlâ Suavi diyorum ama kuzenin adının Nurettin olduğunu öğreniyorum. Çok düşündüler mi acaba bu adı? Yalan sana hiç yakışmıyor Yalıçapkını. O sırada mekândaki çalışanlara ve diğer insanlara bakıyorum “Acaba Suavi’yi tanıyacaklar mı?” diye. Kimseden beklediğim tepkiyi görmüyorum. Lan acaba adamı ben mi sadece Suavi olarak görüyorum? Bruce Willis’in aslında ölü olduğu aklıma geliyor ve helal olsun Burak Aksak, diyorum.

2-3 saat muhabbet ettik o gece mekânda üçümüz. Okuduğumuz okullardan, zamanında yaşadığımız şehirlerden, tanıdığımız insanlardan bahsettik. Muhabbetin sonlarına doğru Nurettin abinin Suavi olmadığını kabul ettim iyice. İlk geldiklerinde hissettiğim ikisinin arasındaki soğukluk ilerleyen saatlerde eridi. Eski günlerden bahsettiler sürekli. Ben iyice pasif konuma düştüm. Ayrıca kızla da çok iyi sevgili olabileceğimizi düşündüm bütün gece. Keşke numarasını alsaydım diye de pişmanım hâlâ. Çünkü o günden sonra bir daha hiç konuşmadık. Sadece teşekkür etti ayrıldıktan sonra. Sabahına da baktım hesabını kapatmış. Neden sinemaya gelmek istedi? O adam gerçekten onun kuzeni miydi? Neden benim sevgilisi gibi davranmamı istedi? Hesabını niçin kapattı? İşte bunların hepsi cevabını sadece benim bildiğim sorular olarak öylece kaldı.

Şubat-2016

19 Şubat 2017 Pazar

Sorun değil

Saçmalıklarımı dinleyecek insanlara ihtiyacım oluyor hep çevremde. Sanırım yanımdaki insanların sürekli değişmesinin sebebi de bu. Sıkılıyorlar. Ben çok anlatıyorum çünkü. Onlar sıkıldıkça ben daha çok anlatıyorum. Birisi gittikçe ben anlatacak başka birini buluyorum. Sevgilim de bu yüzden gitti galiba. Ben çok anlattım. O sıkıldı. O sıkıldıkça ben anlattım. Ben anlattıkça o gitti. İşte şimdi de onu birine anlatmak istiyorum. Gitmesinden korkmadığım birine.

Onun gitmesine üzülmüyorum. Defalarca gidebilir hayatımdan. Hatta bunu hobi hâline bile getirebilir isterse. Onunla ya da onsuz olmak artık benim için bir şey ifade etmiyor. Tamam kabul ediyorum. İlişkinin başlarında böyle değildi. Onsuzluğun düşüncesi içimi acıtırdı. Hani insan annesinin, babasının öleceğini kabullenemez ve düşünmek istemez ya, onun gibiydi işte. Düşünmeye cesaret edemezdim ben onsuzluğu. Bizden bağımsız cümlelerde geçen ayrılık kelimesi dönüp dolaşıp da içerisinde bizim de olduğumuz bir cümleye denk gelir diye başkalarının ayrılığını bile konuşmaktan çekinirdim ben onunla. Şimdi öyle değil. İstediği yere gidebilir. Gitmedi mi? Zaten gitti. Söyledim ya, defalarca gidebilir. Anlatabiliyor muyum? Üzüldüğüm tek şey hayallerim. Şimdi yoklar. Gerçekten olmamasına üzüldüğüm tek şey hayallerim. Öyle bir iki tane değil, çoktu benim hayallerim.

Dışarıya çıkmayı pek sevmediğimiz için çıktığımız zamanlar mekân bilmezliğimizden kaynaklanan sıkıntılar yaşıyorduk ve sonra da soluğu orta sınıf bir hamburger salonunda alıyorduk. Ardından da sahilde bira içerken buluyorduk kendimizi. Havanın sıcaklığı hiç önemli değil. Instagram hesabında 15 adet ayakkabılarımızın fotoğrafı olmuştu. Her seferinde ilkinden başlayıp sayardı ayakkabıları. Ayakkabıların olduğu her gün benim için tek günken o her ayrıntısına kadar hatırlıyordu 14 farklı günü. Yorumda ise her seferinde sadece bir surat gülüyordu. Anlaşmalı olarak intihar eden bir çiftin anlatıldığı romanı yeni bitirdiğimiz için uzaktan görünen Boğaziçi Köprüsü’ne bakıp bakıp atlamanın hayalini kuruyorduk. “Sen kesin son anda vazgeçersin.” diyordu. Muhabbet gereksiz yere uzamasın diye sadece “Vazgeçmem.” diyordum. “Yok yok kesin vazgeçersin.” diye uzatıyordu. Ben de inatla “Vazgeçmem lan.” diyordum. “Zaten bu ilişki bir gün bitecekse bunu bitiren sen olacaksın.” diyordu. “Ne alaka? Köprüden atlamaktan son anda vazgeçmekle bunun ne alakası var?” diyordum. “He yani son anda vazgeçeceksin köprüden atlamaktan.” diyordu. Bunu hep yapıyordu zaten. Kendisini haklı çıkarmak için kelimeleri kullanmaya bayılıyordu. Ben de her seferinde ona kanıyordum.

Tatilde olduğumuz bir yaz günü tutturdu “Sahilde ayın çıkışını izleyelim.” diye. “Denize de gireriz istersen.” diyordu. Denize girmek istemiyordum ama ayın çıkışını izleyebilirdim. Ayın çıkışı mı olurdu? Ben deniz olan bir yerde büyümedim. Biz akşamları gökyüzüne bakardık ve ay çıkmış olurdu. İlk kez böylesini duyuyordum. O gün ay öyle bir çıkmıştı ki, biz o çıkan şeyin ay olup olmadığına dakikalarca karar verememiştik. Turuncu ay mı olurdu hiç? Ben deniz olan bir yerde büyümedim. Biz akşamları gökyüzüne bakardık ve ay sarı olurdu. Gece uyuyana kadar ayı düşünüp toplamda 13 kez “Çok güzeldi ya.” dedik. Hadi ben deniz olan bir yerde büyümedim ama o neden bu kadar şaşırmıştı? Uzun zamandır görmemiş. Ona bağlıyordum.

Çalışılmış bir ön direk organizasyonu sonucu kornerden Mesut Özil’le attığı gol sonrası bana karşı aldığı tek galibiyeti ne zaman Play Station konusu açılsa yüzüme vuruyordu. Aslında rastgele atılmış bir goldü ama o kadar çok tekrar etmişti ki ben de kabullenmiştim artık onun dediklerini. “Pes atalım mı?” diye sordum. “Mesut Öziiiiiiiil” diye bağırmaya başladı. “Ön direkte Mesut. Öyle bir vuruyor ki, kalecinin topu çıkarması imkânsız. Hakem bitiş düdüğünü çalıyor. Real Madrid, Chelsea’yi 1-0 yenerek kupaya uzanıyor. Haydi Madridliler bu sevinç hepimizin.” diye bağırıyordu son ses evin içinde. Ben her seferinde gülüyordum bu söylediklerine. Kesinlikle yenilgiyi kabul etmiyordu. Ağlayarak oynamayı bıraktığı oyunlarımızın sayısı hiç az değildi. Kelimelikte telefonu zorla elimden alıp “Teslim ol.” seçeneğine kim bilir kaç kere basmıştı? “Aynı takımda olalım mı?” dedim. “Yok yok. Karşılıklı yapalım da koyayım sana.” dedi. “Doymadın be yenilmeye. Ağlarsın yine ama.” dedim. “Mesut Öziiiiiiiil” diye bağırmaya başladı tekrar. 

Düğünlerden nefret ederim. O da nefret ederdi. Söylemişimdir belki önceden. Kuzeninin düğünü vardı geçen yaz. Beni de çağırdı. Birlikte gittik düğüne. Düğünlerden nefret eden ben, müstakbel damat olarak bir düğünde bulunduğum için daha da nefret etmiştim. Dans ettik orada birlikte. Sanki bütün salon yemeğini, içkisini bırakmış bizi izliyormuş gibi gelmişti. “Hani sevmiyorduk düğünleri.” dedim. “İşte bazen böyle sevmediğimiz şeylerin tam içerisinde olabiliyoruz.” dedi. Ben o gün sadece dans ettim. O oyunların yarısına katıldı belki de. “Bir daha düğün sevmiyorum dersen seni döverim.” dedim. Güldü. Bütün gece boyunca insanların aslında bildikleri soruları cevaplamaktan sıkıldım. Ne iş yapıyorsun? Ailen nerede yaşıyor? Aslen nerelisiniz? Baban ne iş yapıyor? Ben o günden beri düğüne gitmedim bir daha. Bak aklıma geldi, iki ay sonra bu sefer benim kuzenimin düğünü var. Sanırım gitmek zorundayım. Yoksa kimse de benim düğünüme gelmezmiş. Gelmesinler.

Yanımda olduğu zamanlar hep bir şeyler anlatıyordum ona. Sürekli saçmalıklarımdan bahsediyordum. Sanki gereksiz konuşan hep ben oluyordum. Uzun bir süre anlattıklarımla ilgilendiğini düşündüm. Yanıldığımı görmeye başladığım zaman da kabullenemedim. İnsanların birbirini birdenbire terk ettiğini kabullenmem de geç olmuştu zaten. Şimdilerde bütün kabullenemeyişlerimin üzerine gidiyorum. Hayatımda hiç bu kadar cesur olmamıştım. Bu arada beni dinlediğin için teşekkür ederim. Muhtemelen sen de gideceksin. Sorun değil. Gitmenden korkmuyorum. Artık gitmelerin hiçbirinden korkmuyorum. Sadece hayallerimin gitmesinden korkabilirdim ama söylediğim gibi artık onlar yoklar ve ben bunun için gerçekten çok üzülüyorum.