13 Mayıs 2017 Cumartesi

Profil resimlerinizi Nikaragua bayrağı yapabilecek kadar cesaretiniz var mı?

13 Mayıs 2014te Somada yaşanan “301 madencinin ölümüyle sonuçlanan” olayın adı konusunda karar kıldık mı? Vikipedi “Soma faciası” demiş. “Soma kazası” diyenler var. “Soma cinayeti” diyenlerin sayısı az değil. Olayın üzerinden 17 gün geçtikten sonra yazmıştım: “Bu arada Somayı unutmayalım. Lütfen. Çok kişiyi öldürdüler. Unutuyoruz gibi geliyor bana.” diye. Hep telaşlanıyorum zaten sürekli bir şeyleri unuttuğumuz için. Hadi unutmak sorun değil de aynı şeyleri yaşadığımız zaman hatırlayamamak çok acı verici.

Somadan sonra Facebookta hiç paylaşım yapmamıştım. Profiller karartılmıştı. 301 sayısı vurgulanmıştı. Takım elbiseli adamlar eleştirilmişti. “Bu işin ‘fıtratında’ gerçekten böyle sonlar var mı?” diye tartışılmıştı. Bütün o sürecin hepsini izlemiştim. Lisede dershaneye Somada gittiğim için Soma ve çevresindeki ilçelerden birçok arkadaşım olmuştu. Olaydan sonra da kendileriyle birebir konuştuklarım gerçekten çok etkilenmişlerdi. Yakınlarından, akrabalarından ölenler olmuştu. O yüzden onların acılarının yanında yapacağım paylaşımların anlamsız ve saygısızca olacağını düşündüğüm için susmuştum. Belki saçma olabilir ama hissiyatım tam olarak buydu.

Olayın üzerinden 10 gün geçtikten sonra üniversitedeki eski bir arkadaşımdan mesaj aldım. Mesajında demiş ki “Hakan merhaba, hemen hemen her konuda fikrini belirtmene rağmen Soma olayında bir Manisalı olarak fikrini belirtmedin ve hiç paylaşım yapmadın.” Mesajı defalarca okudum. Dildeki suçlayıcılığı görmem çok zaman almamıştı. Üniversiteden mezun olduktan sonra 3 yılda tek bir diyaloğa girmediğim kişi Facebooktan böyle bir mesaj atmıştı bana. Bu beni bayağı düşündürdü. İnsanlar neden böyle bir beklentiye girmişti? Yaşanan her olaydan sonra sosyal medyada paylaşım yapmadan duygularımızı içimizde yaşamak duygusuzluğumuzu mu gösteriyordu? Vereceğim cevap önemliydi. Facebookta susma sebebimi anlattım. Fikirlerimi çok merak ettiği için Twitterda yazdıklarımın ekran görüntüsünü alıp kendisine yolladım. Özür dilemiş daha sonradan. Twitter kullanmıyormuş. Cevap yazmadım kendisine bir daha. O günden beri de konuşmuyoruz zaten.

Sosyal medya hayatımıza şakalarla, komikliklerle girmişti. 2007den itibaren Facebook, 2010dan itibaren de Twitter medyada sık sık yer edinmeye başlamıştı. Ardından “Nedir bu sosyal medya?” temalı yüzlerce program çekildi. Yüksek takipçili hesap sahipleri bu programlara çağrıldı. Hilal Cebeci, Atilla Taş gibi ününü kaybetmekte olan ünlüler hayatımıza yeniden girdi. Haber sitelerinin bir köşesinde, bazen de tam ortasında ünlülerin sosyal medyada paylaştığı fotoğraflar galeri olarak sergilenmeye başlandı, “Medya nereye doğru gidiyor?” soruları sık sık sorulur oldu. Gezi Direnişi sırasında Twitter’ın en aktif haberleşme aracı olması, tapeler falan derken devletin sosyal medya konusundaki politikasında değişiklikler meydana geldi. Ülkede yer yer sosyal medyaya erişim kısıtlandı ya da kısıtlandığı düşünüldü. Özellikle Gezi Direnişi Twitter için bir milat oldu. O güne kadar sürekli siyaset konuşan bir grup dışında siyasetten uzak duran insanlar, yaşanan olaylardan sonra analiz yapmadan duramaz oldular. Televizyonlarda X, Y, Z kuşakları tartışıldı. Bir yandan da paralı askerler türedi. Twitter bu açıdan küçük kardeş gibi haylaz davranırken Facebook büyük abi olarak seviyesini hep korudu. Kuşak çatışmaları, siyasi görüş farklılıkları sebebiyle paylaşım altı yorumlarda nice akrabalar birbirine küstü, arkadaşlıktan çıkarıldı, yeri geldi engellendi.

Yaşanan siyasi ve toplumsal olayların sosyal medyadaki bir diğer etkisi de “Hani sen ona üzülmüştün ya, buna neden üzülmüyorsun?” sorusu etrafında toplanan tepkiler oldu. Ege Üniversitesindeki karşıt görüşlü öğrenciler arasında çıkan kavga sonucu hayatını kaybeden Fırat Çakıroğlu hakkında yapılan paylaşımlarda da bu olay en üst düzeye ulaştı. Hatırlıyorum da o dönemde sosyal medyada “Neden Fırata üzülmüyorsunuz?”, “İki yüzlüsünüz.” gibilerinden bir sürü paylaşım yapılmıştı. Hatta daha ileri de gidilmişti. O gün bir kez daha anladık ölen insanları yarıştırma huyumuz sosyal medya yüzünden daha da üst boyutlara ulaşmıştı. İnsanlar istiyor ki yaşanan her olayın ardından her insan kendi istediği düzeyde tepki göstersin. Türkiyede yaşanan her acı olaydan sonra sizler de ana sayfanızda “Hadi profil fotosunu Fransa bayrağı yapanlar. Görelim sizleri. Bakalım Türk bayrağı yapabilecek kadar cesaretiniz var mı?” tarzında sitemler görüyorsunuzdur. Bir gün artık bu yorumlara sinirlenip profil fotoğrafımı her gün farklı bir ülke bayrağı yapma kararı almıştım. Neyse ki sinirim çabuk geçmişti.

İnsanlara acı veren, bir grubu üzen olayların yaşandığı günler sosyal medyada sıradan, günlük hayatı içine alan paylaşımlar yapmak pek hoş karşılanmıyor. Eğer komik bir şeyler yazdıysanız zaten vatan hainisiniz. Böyle günlerde büyük bir kesimin “Bu ülkede yaşanmaz gidelim artık.”, “Beyler ben Norveç’e gidiyorum. Gelenler beğensin.” tarzında yaptıkları paylaşımlar en özenilesidir.

ndem dışında yazma terbiyesizliği bazen olayın içerisinde acı olmasa bile gerçekleşebiliyor sosyal medyada. Yine klasik “NASA bilmem nerede su buldu” haberlerinden sonra gündem arayışı içerisindeki Twitter kullanıcısının hoşuna gitmiş olacak ki bu haber, herkes bir anda bu konuyu konuşmaya başlamıştı. Ben de işten yeni gelmiştim. Aklımda bir tweet vardı. Onu yazayım dedim gündemden bağımsız olarak. Aldığım tepki şuydu “NASA su buldu. Sen ne diyorsun hâlâ ya?” Aynen ben ne diyordum? NASA, Marsta su bulmuştu ve ben o suyu hiçe sayarak, hatta NASAyı küçük düşürerek gündemden bağımsız bir şey yazmıştım. Buna dayanamayıp hemen tweeti silmiştim ve Twitterdan çıkış yapmıştım. Ve bütün gün ağlayarak “Özür dilerim NASA, özür dilerim Mars, senden de özür dilerim su.” demiştim.

Yazımın sonuna gelirken söylemek istediklerimi söyledikten sonra tekrar etmek istediğim şeyler var: Somayı unutmayalım. Lütfen. Çok kişiyi öldürdüler. Unutuyoruz gibi geliyor bana. Acılarımızı yarıştırmayalım. Lütfen. Bir şeyleri anlamsızlaştırıyoruz gibi geliyor bana. Ne demişti Nadir Sarıbacak ödülünü alırken: “Muhabbet… Gerçekten… Belki bir duble rakı ya da bir demlik çay. Sadece muhabbet etmek kurtaracak bizi.” Kendinize dikkat edin. Allah analizlerinize zeval vermesin.

Şubat-2016

29 Nisan 2017 Cumartesi

Suspus Oldu Sazendeler Bu Gece

Hafta sonları dışarı çıkmaktan pek hoşlanmıyorum. Yapılabilecek bütün aktivitelerimi hafta içi iş çıkışına sığdırmaya çalışıyorum. Olası bir Fenerbahçe maçı dışında beni dışarıya çıkarmak zordur. Çıkarmaya çalışanlara da güzel bahaneler buluyorum.

O hafta da cuma günü hafta sonuna dair planlarımı yapmıştım. Film izle, bir şeyler yazmaya çalış, maç izle, sığır gibi yat, dizi izle, sosyal medyada takıl… 

Cumartesi günü öğle saatlerine yakın uyandım. Yalnız kahvaltı yapmaktan nefret ederim. O yüzden sokağın köşesindeki sulu yemekçide kuru-pilav yiyerek güne başladım. İnsana yalnız kahvaltı yapmak koyuyor ama yalnız kuru-pilav yemek o kadar da koymuyor. Neyse karnımı doyurduktan sonra eve geldim. Futbol izledim. Sıkıcıydı. Ardından dizi izledim birkaç bölüm. Yok, olmuyor. Ben sanat filmi izlemeyi çok severim. Hatta sanat filmlerini sinemada izlemeye bayılırım. İşte o gün de aklıma Ekşi’de Sarmaşık filminin yorumlarını okurken en az onun kadar iyi olduğu söylenen Abluka geldi. Şöyle bir bakayım gösterimde olduğu yerler var mı derken Taksim’de bir sinemada filmin tek seansta saat 21.00’de gösterildiğini gördüm. Sözde dışarı çıkmayacaktım hafta sonu. Ama dayanamadım. Hemen tüm planımı değiştirdim. Taksim’e gider, bir şeyler yer, ardından mis gibi filmimi izler, gece dönerim… Yeni planım beni oldukça mutlu etmişti. 

Taksim’e doğru yola çıktım. Tramvayda giderken aklıma bir tweet geldi. “Miskin miskin otururken üstüme bir hayvanlık geldi ve şu an Taksim'e Abluka denen filmi izlemeye gidiyorum.” yazdım tam olarak. 5 dakika sonra bir DM geldi. “Ben de gelicem.” diye. Ulan şimdi gel desen dert, gelme desen ayrı dert, diye düşünürken “Gelebilirsiniz.” dedim. Ardından 5 dakika sonra “Şaka şaka gelmicem. İyi eğlenceler.” diye cevap geldi. Amk salağına bak taşşak geçiyor benle, diye düşünürken de “Teşekkür ederim.” dedim. 

Taksim’e varıp yemeğimi yedikten sonra yine aynı kişiden bir mesaj geldi: “Ya ben çok gelmek istiyorum da yanımda kuzenim var. O da gelse sorun olur mu?” demiş. Hayır ben seni o kadar iyi tanıyorum ki gelsin tabii kuzenin de gelsin, amcana, dayına söyle, onlar da gelsin amk, siz hepiniz ben tek. “Gelebilirsiniz.” diye cevap attım yeniden. “Senden bi şey isticem ama. Olmaz dersen okey. Anlarım. Benim sevgilimmiş gibi davranır mısın kuzenimin yanında?” diye mesaj attı. Allah’ım diyorum bu nasıl bi sınav? Neyse battı balık yan gider “Tamam. Denicem.” dedim. Neyi denicen amk? Sen bilirkişi misin? Sen uzman mısın? Sen kimsin lan? O sırada sinemanın adını, filmin saatini falan sordu, söyledim. Bana çok teşekkür etti. Ben de salona doğru yola koyuldum. 

Galatasaray Lisesinin arkasındaydı sinema. Hemen vardım. Sinemanın tam karşısında canlı müzik yapan bir mekân vardı. Kapının önündeki adamların içeriye nasıl müşteri çektiklerini izlerken zaman çabuk geçmişti herhâlde. “Merhabaaa” diye bir ses duydum. Harbiden gelmişti mesaj atan kız, yani sevgilim, yanında da Suavi. Evet evet bildiğimiz Suavi. Oğlum kızın yanında Suavi’nin ne işi var amk? “Kuzenim” dedi Suavi’yi göstererek. Ben iyice sapıttım o an “Lan bir insanın kuzeni Suavi olur mu?” diye düşünüyorum. Tanıştığımıza memnun olurken “Ne kadar da çok Suavi’ye benziyorsunuz.” diyorum. “O bana çok benzer.” diyor. Gülüyorum bu dediğine ama o an “Suavi değil galiba.” düşüncesi aklıma yerleşiyor yavaş yavaş. “Yok yok değilim ben Suavi.” diyor. Amca o zaman niye böyle bir tarz benimsedin amına koyayım? Senin vizyonunu sikeyim afedersin ama. Aşırı yüksek bütçeli Suavi taklidi misin nesin sen acaba? Tabii bu arada hâlâ gülümsüyorum. “Ama çok benziyosunuz gerçekten.” diye kendimi tekrar ediyorum. Gülüşmeye devam ederek salona doğru yürüyoruz. Onlar bilet alırken Suavi bana dönüp “Sen istersen salona geçebilirsin. Bekleme.” diyor. “Ben senle güneşi bulmaya geldim, ürkme.” diyorum içimden. Elimle de Ronaldo’nun gol attıktan sonra yaptığı hareketine biraz benzeyen “Yok yok problem değil.” hareketimi yapıyorum. 

Salonda yerlerimizi alıyoruz. Filme olan konsantrasyonumu kesinlikle sağlayamıyorum. Aklımda sürekli Suavi var. Hâlâ o olmadığına inanmıyorum. Sesi de benziyor gibi sanki. Bir kadınla buluşmanın verdiği heyecanı bile yaşayamıyorum. Suavi ortamızda oturuyor. Hayır biz sevgiliysek Suavi neden ortamızda oturuyor? Arada bir filmle ilgili paylaşımlarda bulunuyoruz sessizce. Salonda bizden başka kimse olmamasına rağmen sessiz konuşmamız hoşuma gidiyor. Film bittikten sonra “Eeee nasıldı?” diye soruyor Suavi kızla ikimize. Ben beğendiğimi ama Sarmaşık kadar beğenmediğimi söylüyorum. Onlar da izlemişler Sarmaşık’ı. Bana katılıyorlar. Hatta kız “Sarmaşık’ı izlediğimiz salon daha güzeldi değil mi Emre?” diyor. “Evet.” diyorum. Bir yerlerde bir şeyler içmeye karar veriyoruz. Beşiktaş’a gitmek üzere yola çıkıyoruz. Bu arada kuzen Suavi Beşiktaşlıymış. Sessizce mırıldanıyorum onun şarkısının melodisiyle “Gücüne güç katmaya geldik. Formanda ter olmaya geldik.” diye. Kuzen Suavi beni siklemiyor. 

Beşiktaş’a geliyoruz. Mekânın birine geçiyoruz. Kız, başlarda Kuzen Suavi’ye onunla birlikte yaptığımız ortak şeylerden bahsediyor. Ben sürekli gülüyorum. Pot kırmaktan korkuyorum. Bu arada hâlâ Suavi diyorum ama kuzenin adının Nurettin olduğunu öğreniyorum. Çok düşündüler mi acaba bu adı? Yalan sana hiç yakışmıyor Yalıçapkını. O sırada mekândaki çalışanlara ve diğer insanlara bakıyorum “Acaba Suavi’yi tanıyacaklar mı?” diye. Kimseden beklediğim tepkiyi görmüyorum. Lan acaba adamı ben mi sadece Suavi olarak görüyorum? Bruce Willis’in aslında ölü olduğu aklıma geliyor ve helal olsun Burak Aksak, diyorum.

2-3 saat muhabbet ettik o gece mekânda üçümüz. Okuduğumuz okullardan, zamanında yaşadığımız şehirlerden, tanıdığımız insanlardan bahsettik. Muhabbetin sonlarına doğru Nurettin abinin Suavi olmadığını kabul ettim iyice. İlk geldiklerinde hissettiğim ikisinin arasındaki soğukluk ilerleyen saatlerde eridi. Eski günlerden bahsettiler sürekli. Ben iyice pasif konuma düştüm. Ayrıca kızla da çok iyi sevgili olabileceğimizi düşündüm bütün gece. Keşke numarasını alsaydım diye de pişmanım hâlâ. Çünkü o günden sonra bir daha hiç konuşmadık. Sadece teşekkür etti ayrıldıktan sonra. Sabahına da baktım hesabını kapatmış. Neden sinemaya gelmek istedi? O adam gerçekten onun kuzeni miydi? Neden benim sevgilisi gibi davranmamı istedi? Hesabını niçin kapattı? İşte bunların hepsi cevabını sadece benim bildiğim sorular olarak öylece kaldı.

Şubat-2016

19 Şubat 2017 Pazar

Sorun değil

Saçmalıklarımı dinleyecek insanlara ihtiyacım oluyor hep çevremde. Sanırım yanımdaki insanların sürekli değişmesinin sebebi de bu. Sıkılıyorlar. Ben çok anlatıyorum çünkü. Onlar sıkıldıkça ben daha çok anlatıyorum. Birisi gittikçe ben anlatacak başka birini buluyorum. Sevgilim de bu yüzden gitti galiba. Ben çok anlattım. O sıkıldı. O sıkıldıkça ben anlattım. Ben anlattıkça o gitti. İşte şimdi de onu birine anlatmak istiyorum. Gitmesinden korkmadığım birine.

Onun gitmesine üzülmüyorum. Defalarca gidebilir hayatımdan. Hatta bunu hobi hâline bile getirebilir isterse. Onunla ya da onsuz olmak artık benim için bir şey ifade etmiyor. Tamam kabul ediyorum. İlişkinin başlarında böyle değildi. Onsuzluğun düşüncesi içimi acıtırdı. Hani insan annesinin, babasının öleceğini kabullenemez ve düşünmek istemez ya, onun gibiydi işte. Düşünmeye cesaret edemezdim ben onsuzluğu. Bizden bağımsız cümlelerde geçen ayrılık kelimesi dönüp dolaşıp da içerisinde bizim de olduğumuz bir cümleye denk gelir diye başkalarının ayrılığını bile konuşmaktan çekinirdim ben onunla. Şimdi öyle değil. İstediği yere gidebilir. Gitmedi mi? Zaten gitti. Söyledim ya, defalarca gidebilir. Anlatabiliyor muyum? Üzüldüğüm tek şey hayallerim. Şimdi yoklar. Gerçekten olmamasına üzüldüğüm tek şey hayallerim. Öyle bir iki tane değil, çoktu benim hayallerim.

Dışarıya çıkmayı pek sevmediğimiz için çıktığımız zamanlar mekân bilmezliğimizden kaynaklanan sıkıntılar yaşıyorduk ve sonra da soluğu orta sınıf bir hamburger salonunda alıyorduk. Ardından da sahilde bira içerken buluyorduk kendimizi. Havanın sıcaklığı hiç önemli değil. Instagram hesabında 15 adet ayakkabılarımızın fotoğrafı olmuştu. Her seferinde ilkinden başlayıp sayardı ayakkabıları. Ayakkabıların olduğu her gün benim için tek günken o her ayrıntısına kadar hatırlıyordu 14 farklı günü. Yorumda ise her seferinde sadece bir surat gülüyordu. Anlaşmalı olarak intihar eden bir çiftin anlatıldığı romanı yeni bitirdiğimiz için uzaktan görünen Boğaziçi Köprüsü’ne bakıp bakıp atlamanın hayalini kuruyorduk. “Sen kesin son anda vazgeçersin.” diyordu. Muhabbet gereksiz yere uzamasın diye sadece “Vazgeçmem.” diyordum. “Yok yok kesin vazgeçersin.” diye uzatıyordu. Ben de inatla “Vazgeçmem lan.” diyordum. “Zaten bu ilişki bir gün bitecekse bunu bitiren sen olacaksın.” diyordu. “Ne alaka? Köprüden atlamaktan son anda vazgeçmekle bunun ne alakası var?” diyordum. “He yani son anda vazgeçeceksin köprüden atlamaktan.” diyordu. Bunu hep yapıyordu zaten. Kendisini haklı çıkarmak için kelimeleri kullanmaya bayılıyordu. Ben de her seferinde ona kanıyordum.

Tatilde olduğumuz bir yaz günü tutturdu “Sahilde ayın çıkışını izleyelim.” diye. “Denize de gireriz istersen.” diyordu. Denize girmek istemiyordum ama ayın çıkışını izleyebilirdim. Ayın çıkışı mı olurdu? Ben deniz olan bir yerde büyümedim. Biz akşamları gökyüzüne bakardık ve ay çıkmış olurdu. İlk kez böylesini duyuyordum. O gün ay öyle bir çıkmıştı ki, biz o çıkan şeyin ay olup olmadığına dakikalarca karar verememiştik. Turuncu ay mı olurdu hiç? Ben deniz olan bir yerde büyümedim. Biz akşamları gökyüzüne bakardık ve ay sarı olurdu. Gece uyuyana kadar ayı düşünüp toplamda 13 kez “Çok güzeldi ya.” dedik. Hadi ben deniz olan bir yerde büyümedim ama o neden bu kadar şaşırmıştı? Uzun zamandır görmemiş. Ona bağlıyordum.

Çalışılmış bir ön direk organizasyonu sonucu kornerden Mesut Özil’le attığı gol sonrası bana karşı aldığı tek galibiyeti ne zaman Play Station konusu açılsa yüzüme vuruyordu. Aslında rastgele atılmış bir goldü ama o kadar çok tekrar etmişti ki ben de kabullenmiştim artık onun dediklerini. “Pes atalım mı?” diye sordum. “Mesut Öziiiiiiiil” diye bağırmaya başladı. “Ön direkte Mesut. Öyle bir vuruyor ki, kalecinin topu çıkarması imkânsız. Hakem bitiş düdüğünü çalıyor. Real Madrid, Chelsea’yi 1-0 yenerek kupaya uzanıyor. Haydi Madridliler bu sevinç hepimizin.” diye bağırıyordu son ses evin içinde. Ben her seferinde gülüyordum bu söylediklerine. Kesinlikle yenilgiyi kabul etmiyordu. Ağlayarak oynamayı bıraktığı oyunlarımızın sayısı hiç az değildi. Kelimelikte telefonu zorla elimden alıp “Teslim ol.” seçeneğine kim bilir kaç kere basmıştı? “Aynı takımda olalım mı?” dedim. “Yok yok. Karşılıklı yapalım da koyayım sana.” dedi. “Doymadın be yenilmeye. Ağlarsın yine ama.” dedim. “Mesut Öziiiiiiiil” diye bağırmaya başladı tekrar. 

Düğünlerden nefret ederim. O da nefret ederdi. Söylemişimdir belki önceden. Kuzeninin düğünü vardı geçen yaz. Beni de çağırdı. Birlikte gittik düğüne. Düğünlerden nefret eden ben, müstakbel damat olarak bir düğünde bulunduğum için daha da nefret etmiştim. Dans ettik orada birlikte. Sanki bütün salon yemeğini, içkisini bırakmış bizi izliyormuş gibi gelmişti. “Hani sevmiyorduk düğünleri.” dedim. “İşte bazen böyle sevmediğimiz şeylerin tam içerisinde olabiliyoruz.” dedi. Ben o gün sadece dans ettim. O oyunların yarısına katıldı belki de. “Bir daha düğün sevmiyorum dersen seni döverim.” dedim. Güldü. Bütün gece boyunca insanların aslında bildikleri soruları cevaplamaktan sıkıldım. Ne iş yapıyorsun? Ailen nerede yaşıyor? Aslen nerelisiniz? Baban ne iş yapıyor? Ben o günden beri düğüne gitmedim bir daha. Bak aklıma geldi, iki ay sonra bu sefer benim kuzenimin düğünü var. Sanırım gitmek zorundayım. Yoksa kimse de benim düğünüme gelmezmiş. Gelmesinler.

Yanımda olduğu zamanlar hep bir şeyler anlatıyordum ona. Sürekli saçmalıklarımdan bahsediyordum. Sanki gereksiz konuşan hep ben oluyordum. Uzun bir süre anlattıklarımla ilgilendiğini düşündüm. Yanıldığımı görmeye başladığım zaman da kabullenemedim. İnsanların birbirini birdenbire terk ettiğini kabullenmem de geç olmuştu zaten. Şimdilerde bütün kabullenemeyişlerimin üzerine gidiyorum. Hayatımda hiç bu kadar cesur olmamıştım. Bu arada beni dinlediğin için teşekkür ederim. Muhtemelen sen de gideceksin. Sorun değil. Gitmenden korkmuyorum. Artık gitmelerin hiçbirinden korkmuyorum. Sadece hayallerimin gitmesinden korkabilirdim ama söylediğim gibi artık onlar yoklar ve ben bunun için gerçekten çok üzülüyorum.

28 Şubat 2016 Pazar

Yıldızlar var

canım sıkılıyordu
evet canım sıkılıyordu
yorulmuştum artık
izne çıkmalıydım
uzun bir izne çıkmalıydım 
nereye gitmeliydim
hiç gitmediğim bir yere gitmeliydim
senin yanına geliyorum dedim
gel dedi
tamam dedim
onun yanına gittim
arkadaşım
çok eskiden beri arkadaşım
yeni atandı buraya
burası tatlı bir kasaba
ben geldim
aldı beni 
sarıldık
özlemişiz
karnın aç mı dedi
ben hâlâ açım dedim
yemek yedik
telefonda konuşmadıklarımızı konuştuk
çok konuştuk
yedik ve çok konuştuk
o izin alamadı
olsun dedik
yedik ve çok konuştuk
sabah işe gitti
ben yalnız kaldım
her zamanki gibi
yalnız kaldım
notu okudum
tamam dedim
bir şeyler yedim
dışarı çıktım
insanlar
az insanlar
mutlu ama az insanlar
beni tanımıyorlar
mutlu ama az insanlar 
beni tanımıyorlar
yürüyorum
bir gariplik var
yıldızlar
evet evet yıldızlar
yıldızlar var
insanlarda yıldızlar var
neden insanlarda yıldızlar var
pardon
sizde neden yıldızlar var
bir gariplik var
evet bir gariplik var
eve döndüm
arkadaşım
arkadaşım eve geldi
bir gariplik var dedim
senden mi bahsediyoruz dedi
dışarı çıktık
yıldızlar var dedim
insanların başında yıldızlar var
yıldızlar artmış
herkesin başında iki yıldız var
sadece iki yıldız var
baksana dedim
arkadaşım
ne yıldızı dedi
yıldız yok dedi
var dedim
yok dedi
yıldızlar vardı
herkesin başında iki yıldız var
sabah bir yıldız vardı
şimdi iki yıldız var
bazılarında yok
neden bazılarında yok
neden bazılarında var
yıldızlar
kafayı yemişim ben
yıldızlar var
artıyorlar
arkadaşım
sabah işe gitti
ben yalnız kaldım
her zamanki gibi
yalnız kaldım
bir şeyler yedim
ben yalnız kaldım
yıldızlar
onlar yalnız değil
dışarı çıktım
artıyorlar
herkesin başında üç yıldız var
bazılarında hiç yok
eve döndüm 
arkadaşım
arkadaşım eve geldi
yıldızlar üç oldular dedim
dışarı çıktık
yıldızlar dört oldular
yıldızlar
bana inanmıyorlar
yıldızlar var
arkadaşım
sabah işe gitti
dışarı çıktım
yıldızlar beş oldular
artıyorlar
altı oldular
yedi oldular
sekiz oldular
dokuz oldular 
on oldular
eve dönmem lazım
kendi evime
kendi yaşadığım yere
yıldızların olmadığı yere
aradan 3 ay geçti
yıldızlar hâlâ aklımdalar
sevgilim geldi
albümleri karıştırıyoruz
eski albümleri karıştırıyoruz
bir fotoğraf var
eski bir fotoğraf
bir yer var
tanıdık bir yer
ben varım
annem var
babam var
artık yoklar
ama orada varlar
orayı hatırlıyorum
orada yıldızlar var
fotoğrafın arkasında bir not var
şimdi anlıyorum
yıldızlar var
yıldızlar hâlâ oradalar.

12 Ocak 2016 Salı

Kalem Kız

Açıköğretim fakültesi vizelerinde görevli olabilmek için başvuru yapmıştım günler önce. Çevremdekilerin “Fatih falan yaz. İstanbul Üniversitesinin bir sürü fakültesi o tarafta. Kesin çıkar.” demelerine aldırmadan sınav merkezine Beşiktaş yazdım. İçimden de “Fatih ne ulan?” deyip duruyordum. Gaziosmanpaşa’da yaşayan birisi için fazla iddialı cümleler kuruyordum yine. Evet sınav görevi çıkmış. Beşiktaş’ın göbeğinde, çarşının biraz üstünde bir ortaokul. 

Bünyem erken kalkmaya hiç alışık değildi. Bir şey yemeden, içmeden yola koyuldum. Cumartesi sabahı saat 7 buçukta otobüs bomboştu. Beşiktaş’a geldiğimde Beşiktaş’ın da boş olduğunu gördüm. Hatta hayatımda Beşiktaş’ı gündüz gözüyle ilk kez bu kadar boş gördüm. Okula gittim. Öğretmenler odasına girdim. Yaş ortalaması 500 falan. Beni gören “Tevellüt kaç senin yavrum?” diye soruyor. Görevli dedelerden birisi yanındaki teyzeye Mustafa diye birini anlatıp duruyor. İşte büyük adamdı da, olmasaydı olmazdık da falan diyor, kendisini görmüşlüğünden bahsediyor. Dedim “Amca da sağlam Atatürkçüymüş ha.” Sonradan öğreniyorum I. Mustafa’dan bahsediyormuş. Bina sorumlusu biraz genç. Biz gözetmenlere yaka kartlarımızı takıp salonlarımıza gitmemizi söylüyor. Salon başkanları kitapçıkları alıp ardımızdan gelecekmiş. Gelecek teyzeyi de gördüm öğretmenler odasındaki listede yerini imzalarken. Salona girdim. Bakımsız bir ortaokul sınıfı. Duvarlarda Word’de yazılmış şiirlerle, makalelerle dolu A4’ler var. Bir priz yapmışlar ki 1.80 boyundaki benim sandalyeye çıkmam gerekiyor kullanabilmek için. Okulun girişini görüyor sınıf. Gelene geçene bakıyorum. Sigara içenleri seyrediyorum. Arkamdan “Merhabaaa.” diye bir ses geliyor. Salon başkanının geldiğini anlıyorum. “Merhaba.” diyorum. Formları, kitapçıkları düzenledikten sonra biraz sohbet ediyoruz. Meslekte 45. yılıymış. İlkokul öğretmeniymiş. İçimden “Size yakında bi Doğu görevi daha çıkar. Yaşlıların 100 yaşından sonra yeniden dişleri çıkıyor ya hani.” gibi bi espri geliyor. Yapmıyorum tabii ki. Sürekli kendini övüyor teyze. İleri yaş öğretmen sendromu, diyorum ben buna. Öğrenciler yavaş yavaş gelmeye başlıyorlar sınıfa. Teyze hepsine 1. sınıf öğrencisi gibi davranıyor. Sınav sonunda kurdele de takar gibi geliyor. Saat 9.30’da sınav başlıyor. 11.30’da kazasız belasız bitiyor. Kitapçıkları formları poşete koyup bantladıktan sonra bina sorumlusuna teslim edip 2. oturumda görüşmek üzere ayrılıyoruz.

Okuldan çıktıktan sonra gidip bir yerlerde bir şeyler yedim. Ardından Kabalcı’ya gittim. Sanırım 1 saat falan geçirmişim içeride. 2. oturum için okula girerken salon başkanıyla karşılaştım. Kibarca birbirimizi selamladık. Öğretmenler odasında imzalarımızı attık. Gözetmenler yine öncesinde sınıflara girdi. Ardından salon başkanı geldi. Yine biraz sohbet ettik. Öğrenciler geldi. Sınav başladı. Bu sefer 30 dakika sürecekti sadece. Gelmeyen öğrencilerin formundaki “Sınava girmedi” kısmını doldurmak için kurşun kaleme ihtiyacım vardı. Gelenlerin masalarına şöyle bir göz gezdirdim. Herkes sınava tek kalemle gelmiş. Sadece kızın birisinde kalem kutusu var. Çaktırmadan soruyu bitirip diğer soruya geçmesini bekledim ve hemen araya girdim “Fazladan kurşun kaleminiz var mı?” diye. “Buyrun.” deyip kalem kutusundan bir kalem çıkardı. Kalemi aldım. Tek tek bütün sıraları gezip gelmeyenlerin formlarını doldurdum. Sınav bittikten sonra kitapçıkları, formları toplarken öğretmen masasının üzerinde kızdan aldığım kalemi gördüm. Salon başkanı da aynı anda görmüş olacak ki “Aaaa kızın kalemini vermedin mi geri?” dedi. Ters cevap vermemek için kendimi zor tuttum. “Vallahi unutmuşum hocam.” dedim. “Aman nolacak.” dedi. Onun bunu demesi sırasında ben de kendi kendime “Bu kalemi o kıza vereceğim.” diyordum. Formları kontrol ederken kızın adını soyadını öğrendim. Elimde bir olası bilgi daha vardı. Bu da kalemin üzerinde yazan “İSTANBUL AYDIN ÜNİVERSİTESİ” yazısı idi. Binadan çıktıktan sonra kızı hemen Facebook’ta arattım. Adı soyadı öyle bir şey ki bulmam çok zordu. Bir sürü profile baktım ama o yoktu. Adının soyadının sonuna üniversitenin adını yazıp Google’da arattım. Yine yok. Öyle denedim, böyle denedim. Kıza bir türlü ulaşamadım. Arkadaşıma anlattım olayı. “Aydın Üniversitesine gidicem.” dedim. “Lan oğlum saçmalama. Kızın Aydın Üniversitesinde okuduğunu nerden biliyorsun? Hadi okudu diyelim. Mezun olmadığı ne malum. Keşke T.C. kimlik no’sunu da alsaydın amına koyım. Belki bulurduk o zaman.” dedi. Güldüm. “Yarak, T.C. kimlik numarasını bildiğin kişiyi nasıl bulacaksın. Nüfusa gitsek, olayı anlatsak bizimle taşak geçerler.” dedikten sonra o aşamada kızı bulmaktan biraz vazgeçer gibi oldum. 

Eve geldiğimde kalemi televizyon sehpasının üzerine koydum. Baya şık durdu. “Lan acaba bu kızla İstanbul’da karşılaşma ihtimalim olabilir mi acaba bir daha?” diyerek kalemi alıp genelde taşıdığım sırt çantamın ön gözüne attım.

Aradan 2 hafta geçti. Üniversiteden bir arkadaşımla Çapa’da bir cafede buluştuk. Uzun zamandır görüşmediğimiz için anlatıyoruz da anlatıyoruz. Üniversitedeki ortak arkadaşlarımızdan hakkında konuşmadığımız kalmadı herhâlde. O sırada cafeye iki kız girdi. Hani bazen şöyle düşünürsün “Ben bu kişiyi tanıyorum ama nereden tanıyorum ya?” diye. İşte bu düşünce eşliğinde ben çıldırmaya başladım. Arkadaşıma da söyledim “Şurda oturan kızlardan bir tanesini bir yerden tanıyorum.” diye. Lise, üniversite, iş hayatı, sosyal medya… Bir türlü bir yere oturtamadım kızı. Bir zaman sonra vazgeçtim zaten ama arkadaşla konuşurken yer yer aklıma gelmedi değil. Arkadaşım Bulgaristan’dan araba alma planlarını anlatırken bir anda “Aha vallahi buldum.” dedim. Hiç sormadı, neyi bulduğumu falan. Anladı direkt. Dedim, açıköğretim sınavında ben bu kızın kurşun kalemini almıştım ve geri vermeyi unutmuştum. O kız bu. Çok şaşırdım tabii. Neyse ki sırt çantam da yanımdaydı. Arkadaşım kalemi görünce güldü. “Lan yanında mı taşıyosun kalemi?” dedi. Oğlum hissediyodum kızı bir daha göreceğimi, dedim. “Hadi git ver o zaman.” dedi. Kalemi aldım, kızların masasına doğru gittim. Kızla göz göze geldiğimizde onun da beni tanımasını bekledim ama bakışları baya ifadesizdi. 

-Bir şey sorucam. 2 hafta önce falan Beşiktaş’ta açıköğretim fakültesi sınavına girdiniz değil mi? 

-Şey, hayır. 

-A pardon. Ben karıştırdım o zaman. 

-Sorun değil.

Yanına döndüğümde “Vermemişin ya lan kalemi.” dedi arkadaşım. “Oğlum o değilmiş.” deyince bağıra bağıra gülmeye başladı. Gün boyunca kızla yaşadığımız diyalogu defalarca anlattırdı. Hayır ben de o olduğundan o kadar emindim ki onun olmaması ihtimaline karşı söyleyeceğim şeylerin hazırlığını bile yapmamıştım. Kalem yine bende kaldı.

Aradan 2 hafta daha geçti. 4 haftadır kalem bendeydi. Artık çantamda taşımayı da bıraktım. “Sikerler kalemini ya.” diyordum ama yine de Aydın Üniversitesine gidip öğrenci işlerine kızın bölümünü sormak geliyordu içimden. Ki kızın orada okuduğundan hâlâ emin değildim. Açıkçası kalem bende fazlasıyla takıntı hâline gelmişti. Zaten normalde de takıntısız birisi olduğum söylenemezdi. 

Kalemin bende kalışının 1. ayında kendimi metrobüste Aydın Üniversitesine giderken buldum. Elimde olan tek şey kalem ve kızın adı soyadı. Beşyol’da indim metrobüsten. Okula yürüdüm. Öğrenci işlerindeki kadına saçma sapan yalanlar uydurmadan olayı anlattım. Yardımcı olamayacağını söyledi. “Bari bu okulda okuyor mu, okumuyor mu? Onu söyleyin.” dedim. Gizlilik dedi, politika dedi, hiçbir şekilde bilgi vermedi. Çıktım öğrenci işlerinden. Bari üniversiteyi gezeyim biraz, dedim. İçten içe de “Belki karşılaşırım.” diyordum ama zor ihtimal. 2 saate yakın üniversitede zaman geçirdim. Ardından kendimi dönüş için yeniden Beşyol durağında buldum. Bir yere gitmem gerekiyordu. Son dönemdeki artan boğaz ağrılarım yüzünden annemle her konuştuğumuzdaki “Zencefil aldın mı?” sorusuna hitaben Eminönü’ye gitmeye karar verdim. Eminönü her zamanki kalabalıklığıyla oldukça can sıkıcıydı. Zencefili alıp çantama koydum. Karaköy’e doğru yürüdüm. Aklımda hâlâ kalem vardı. Üniversiteye gittiğime de çok pişman oldum o anda. Kalemi çantamdan çıkardım. Kırdım. Haliç’e doğru fırlattım. Yine başarısızlıkla sonlanan bir hikâyem olmuştu. Biraz unutmak adına Beşiktaş’a arkadaşımın yanına içmeye gitmeyi düşündüm. Beşiktaş’ta olduğundan da emin değildim. Telefonumu çıkardım onu aramak için. Facebook’tan bir tane mesaj isteği gelmişti. “Kim acaba bu dallama?” diye düşünürken mesajı okumaya başladım. Hemen bitti mesaj. Ben de bittim. 1 saat önce yollanmıştı ve içinde ağzıma sıçan efsane bir şey yazıyordu: “Kalemimi vermeyi düşünmüyorsunuz herhâlde? :)” 

18 Aralık 2015 Cuma

Gene mi amcalar?

Okuldan çıktıktan sonra sinemaya gitmeye karar verdim. Hafta sonunu beklemem biraz riskli olurdu çünkü. Günlerden perşembe. Yarın film gösterimden kalkabilir. Bilgisayarım önümde açık. Filmin festival filmi olduğu için çok az salonda gösterime girdiğini biliyordum. Bana en yakın salon 1 saat uzaklıktaydı. Olsun, dedim. Okuldan çıktıktan sonra koştura koştura tramvaya gittim. Acelem vardı. Evet çünkü film akşam tek seansta gösterimdeydi. İş çıkışı toplu taşıma araçları nefretlik bir durum. İki aktarmadan ve kısa bir yürüyüşten sonra filmin gösterimde olduğu AVM’ye geldim. X-Ray’den geçerken sırt çantamı bıraktım. Güvenlik, içindeki laptopu çıkarmam gerektiğini söyledi. Dedim, sinemaya geldim ve film şu an başladı. Laptop falan yine geveledi ağzında bir şeyler. Çantayı açarken, zaten öğretmenim, dedim. Çanta o kadar doluydu ki içindeki “En Ünlü Masallar” kitabı çanta açılır açılmaz yere düştü. Güvenlik “Tamam hocam tamam.” dedi. Bilet almak için kuyruğa girdim. 10 dakika gecikmeli olsa da filme yetiştim. Mutluluk bir. 

Salonda 4. kişi olarak yerimi aldım. Filmin ayrıntısına girmek gereksiz diye düşünüyorum. Yine de merak etmişsinizdir. Çok beğendim. Çıktıktan sonra bir şeyler yedim ve AVM’de kitapçı aradım. Aslında almak istediğim bir kitap yoktu. Sadece gezmek istediğim kitapçı vardı. İçeriye girdim. Kitapların olduğu bölüme girmeden dergilere bakmaya başladım. Umut Sarıkaya’nın Naber’i 3. sayısıyla karşımdaydı. Mutlululuk iki. Hemen aldım. Muhtemelen günler, aylar olmuştur 3. sayı çıkalı ve ben yeni görüyorumdur. Diğer dergilere bakmadım bile. Zaten çoğunu önceden almıştım. Sonuçta ayın ortasını bile geçmiştik. “Yılbaşında napıcam?” Kitapların olduğu tarafı da şöyle bir dolaştıktan sonra çıktım kitapçıdan. Ardından AVM’den. Metro istasyonuna doğru yürüdüm. Yolda şarkı söyledim kendi kendime. “Ne kadar da karanlık olan bir yol. O kadar karanlık değil aslında.” Sözleri etkili olmasa da şarkımı beğendim. Melodisi güzeldi. Bu arada çevrede hiç insan yoktu. 10 dakikalık yürüme mesafesinde gördüğüm yaya sayısı sadece birdi. Rakamla 1. Metroyu beklerken dergiyi açtım. İlk sayfadaki editörün okura seslendiği bölümü çok merak ediyordum çünkü. “Bu dergi gidici.” gibi düşünmeden edemedim. Metro geldi. 
Vagondaki bütün ters koltuklar boştu. Bir amcanın yanına oturdum düz gidebilmek için. Amca bir dahaki istasyonda indi. Yanıma bir kadın oturdu. Bakmadım nasıl birisi olduğuna. İkinci sayfadaki yazıyı okuyordum. “Bence dergi 5. sayıdan sonra bitecek.” dedi. Kafamı kaldırdım. Oooo dünyanın en güzel kızı da vagonumuza teşrif etmiş. Hoş geldiniz efendim. Bağcılar mı? Siz ayan ablalar mısınız? Gene mi amcalarsınız? Yahu ne işiniz var burada. Havaalanı metrosu olsa anlarım. Taksim metrosu olsa anlarım. Fünikülere zaten tamamım. Ama biz Bağcılar metrosundayız. Yolunu şaşırmış bir prenses. Vagondaki herkes o an potansiyel kurt. Kesin bu taraflarda uzaktan bir akrabası var ve Facebook’ta bunu çevrimiçi görünce hemen yazdı sohbetten o akraba. Evlerine çağırdı. Prenses de onlara yemeğe gitmişti. “Nerden biliyosunuz?” dedim. Dudaklarını büzdü, kaşlarını kaldırdı. “Son sayfayı okuduğunuzda anlarsınız.” dedi. Screenshot aldım o hareketini. Menü tuşuyla, ekranı kapama tuşuna aynı anda bastım. Tam da Stiiv Cobs yazısını okurken yaptım bunu. O sırada düşünmeye başladım: Hemen son sayfayı çevirsem mi, yoksa gülümseyip dergime dönsem mi, diye. Üniversiteden tanıdığım ve kadınlarla olan ilişkilerimde bana klişe lafı olan “İŞTE SEN HEP BUNDAN KAYBEDİYORSUN”u söyledi arkadaşım. Onun ne işi varsa burda. Son sayfayı çevirdim. Yine editörden bi mesaj vardı okura. Derginin 2016 yılı içerisinde biteceğini düşündüğüm hâlde bitmeyeceğini savunasım geldi o an. Dedim “3-5 yıl bitmez bu dergi bence.” Gülümsedi. Screenshot. “Şu edebi karikatürleri okuyor musun?” diye sordu. İlk iki sayıda istemeye istemeye okumuştum aslında ama okumuştum sonuçta. Bu arada ikinci tekil şahsa çok çabuk geçmedik mi? “Pek sevmiyorum ama okuyorum.” dedim. Sanırım mutlu oldu. “Ben direkt geçiyorum oraları.” dedi. “Biz de bu faslı direkt geçip sevgili olsak ya hemen.” diye düşündüm. Yoksa söyledim mi ya? Düşündüm evet. “Mantıklı.” dedim. Zaten onun yaptığı herhangi bir şey mantıksız olamaz herhâlde. Mantık yok olurken onun kapısını çalıp “Efendim ben çıkıyorum.” demeli. 

Sanırım muhabbetimiz bitti. Zaten metro değiştirmeye iki durak kaldı. “Nerde oturuyosun?” diye sordu. Bağcılar metrosunda olduğumuz için kendimde “Gaziosmanpaşa.” deme cesaretini kolaylıkla buldum. “Sen nerde oturuyosun?” diye sordum. “O benim sorumdu.” dedi. Gülümsedi. Bunun screenshot’ı vardı ama bi tane daha olsun diye yine screenshot. “Senin de okumanı böldüm. Kusura bakma.” dedi. Sen hep böl okumamı. Okutturma bana bir şey. Lanet olsun edebiyat. Kahrolsun Dostoyevski. Kafka’yı böcekler yesin. “Biliyo musun metroya ilk bindiğimde bu metrodaki yolcular arasında önceden Naber’i okumuş olan var mıdır acaba?” diye sormuştum kendime. “Ha evet sorunu duydum da geldim zaten.” dedi. Bu cevap beni biraz şaşırttı. Hangi ifade ile söyledi acaba, diye yüzüne baktım. Gülmüyordu. Kafamı çevirdim. Dayanamadım yüzüne bir daha dikkatli baktım. Yanıma ilk oturduğu andaki güzelliği yoktu artık. Hatta baya baya değişmişti. Bir yandan gülümsüyorum, bir yandan “Amına koyım noluyo lan?” diye düşünüyorum. Metro son durağa geldi o anda. Diğer metroya geçmem lazım. Az önce ne desem de diğer metroya kadar birlikte yürüyebilsek diye düşündüğüm kadından şimdi selam vermeden kaçmanın planlarını yapıyorum. “Diğer metroya mı?” diyor. “İvit.” diyorum. “Birlikte gidelim istersen.” diyor. İstemiyorum. “Olur tabii.” diyorum. Ücretsiz geçiş hakkımızı kullanıp diğer metroya geçiyoruz. Metronun kalkmasına iki dakika var. Bu sefer karşılıklı oturuyoruz. Yüzüne daha net bakma fırsatı doğuyor böylelikle. O an aslında onun erkek olduğunu fark ediyorum. “Ya yok artık.” diyorum içimden. Duraklara bakıyorum. 6 durak sonra inip tramvaya geçicem. İneceğim yere kalan durak sayısı azaldıkça ilk gördüğümde “Keşke sevgilim olsa.” diye düşündüğüm kadın git gide İbrahim Erkal tipli bir adama dönüşüyor. Diyorum “Acaba metroya ilk bindiğimde uyudum da bunların hepsi bir rüya mı? Birazdan görevli sarsarak uyandıracak beni.” Kendim uyanmaya çalışıyorum. Harbiden gerçek. 


“Böyle bir şey nasıl olur lan?” diye düşünürken nasıl olduysa İbrahim Erkal tipli adamla Gazi Mahallesi’ne rakı içmeye giderken buluyorum kendimi. Adam görmüş geçirmiş birisi belli. Anlatıyor da anlatıyor. 80’lerden giriyor. 90’lardan çıkıyor. Sivaslıymış. Ondan bahsediyor. Gemilere ilgi duyuyor herhâlde, diye düşünüyorum çünkü gemiler hakkında çok konuşuyor. Detaylara çok takılıyor. Kafamı sikiyor bütün gece rakı masasında. “Lan neler düşledik, şimdi gecenin sonuna bak.” diye düşünüyorum içimden. Rakının da etkisiyle dayanamayıp soruyorum. “Abi biz seninle ilk tanıştığımızda sen kızdın biliyo musun?” diyorum. “Yok be abim niye kızıcam?” diyor. Üstüne gitmiyorum. “Abi kalksak mı artık? Benim yarın okul var.” diyorum. “Vaaaaay. Umut abin mi? Okul mu? Söyle kardeşim. Umut abin mi? Okul mu?” diyor. Bu arada saatlerce konuştuğum adamın adının Umut olduğunu öğreniyorum. “Ne umutlarla yola çıkmıştık be abi? Sikeyim okulu.” diyorum. Meyhaneciden masaya bi 35’lik daha istiyoruz. “Bu sefer kime içelim kardeşim?” diyor. “Montla sıçan adama içelim abi.” diyorum. “İçelim lan pezevenk.” diyor. İçiyoruz.

11 Şubat 2015 Çarşamba

Bim'de girişteki iki kapının arasındaki boşlukta yaşayan bir böcek - 3

Özet:

Evde huzurunun bozulmasından sonra yeni yaşam alanı olarak Bim’de girişteki iki kapının arasındaki boşluğu seçen böceğimizi bir gün market çalışanlarından Talip Bey (Sarı Pipi) dışarı tekmeler. Bu tekme onu yıldırmaz ve yerine geri döner. Böceğimiz ekmek dolabındaki böceklerle birlik olur. Çünkü Sarı Pipi Talip belirli zamanlarda marketi ilaçlamaktadır ve ekmek dolabındaki böcekler zamanında çok kayıp vermiştir. Şimdi ise okuma bilen bir böcek sayesinde ilaçlama günlerinin listesine ulaşıp önlemlerini almaktadırlar. Bakalım böcekler Talip ile baş edebilecekler mi?

———

Talip ile baş etme planı hazırlamak için elimde olan 3 günü sürekli düşünerek geçirdim. Tabii ki bunun büyük bir kısmını baş aşağı durarak. Akşam olduğunda ekmek dolabının orada yaşayan böceklerin yanına gittim. Bando takımı kurmuşlar beni karşılamak için. “Bim’in dolabında böcekler yaşar, Bim’in dolabında böcekler yaşar, yaşa kapıdaki böcek paşa yaşa, adın yazılacak Peripella’ya.” diye bir marş söylüyorlardı. Hoşuma gitmedi değil. Sol ön bacağımı kaldırarak onları selamladım ve biraz yüksek bir yere çıkarak onlara doğru döndüm.

“Arkadaşlar.”

Cırcırıcırırıcırırıcır.

“Bugün burada toplanmamızın amacı.”

Cırıcırıcırırıcırırıcır. 

“Sarı Pipi’yi devirme…”

Cırcırıcırırcırcırcır

“Sikicem belanızı. Bi susun amk ya. Bi konuşturmadınız.”


Böceklerin geçen 3 gün süre içinde bana olan saygılarının müthiş arttığını gördüm o akşam. Burada toplanmamızın amacının Talip’in buradan bir şekilde gitmesine neden olmak olduğundan bahsettim ve onlara fikirlerini sordum. Gençlerden bir tanesi yine başbakanın ofisindeki böcekten bahsetti. Geçenlerde de aynı konudan bahsedildiğini ve kimsenin siklemediğini hatırlattım. Güzel bir dille o böceğin canlı bir böcek olmadığını anlattım. Hayal kırıklığına uğramış olacak ki o akşam suratı hep asıktı. Bir tanesi dedi ki, içimizden canlı bombalar seçelim ve Talip’e saldıralım. Yeteri kadar kayıp verildiğini, halkın ölüme tahammülü olamayacağını anlattım ona da. 3-5 tane daha fikir ortaya atıldı ama çoğu sadece Katil Arılar, Canavar Böcekler gibi Amerikan yapımı filmlerde yaşanabilecek ütopik şeylerdi. İçlerindeki en bilgin olanı “Peki sen ne düşündün evlat?” diye sordu. Ona döndüm “Talip burada ne iş yapıyor?”  diye sordum. “Bim’de çalışan herkes her işi yapar.” diye cevapladı. “Başlıcalarını sayar mısınız?” dedim. “Ortalığı süpürür, malları yerleştirir, kasada durur gibi gibi.” dedi. “Son söylediğinizi tekrar eder misiniz?” dedim. “Gibi gibi.” dedi. “Ya dede ondan önceki.” diye çıkıştım biraz. Sert oldu sanki çıkışım. “Kasada durur.” dedi hemen. “Eveeeet kasada durur.” diye tekrar ettim onun dediğini. “Peki kasadaki bir elemanın başına gelmesini en istemeyeceği şey nedir?” diye sordum. Birkaç saçma cevaptan sonra geçen buluşmada kavga edip barıştığım böcek “Kasada açık çıkması.” diye bağırdı. Ben de ondan daha güçlü bir ses tonuyla “Bingooo.” diye bağırdım. “İşte plan bu. Talip’in paralarını kaçıracağız. İlk gün dalgınlık sanıcak. İkinci gün ‘olabilir’ diyecek. Bu süre içinde parayı hep kendi cebinden tamamlayacak. Bir zaman sonra burada çalışmaktan vazgeçecek.”  diye planımı kısaca anlattım. Herkesin yüzü gülüyordu. Küçük çapta sloganlar atıyorlardı. Halk planıma çok inanmıştı. Ben de en az onlar kadar inanıyordum. İçimden de “Güle güle Talip efendi, güle güle…” diye sürekli tekrar ediyordum.