1 Aralık 2013 Pazar

İlk aşkım

7 yaşını doldurmuşum. 8'den gün alıyorum. Birinci sınıf bitmiş. Yaz tatili başlamış. Denize gideceğimizi söylüyor babam. Seviniyorum. "Kimlerle gidicez?" diyorum. "Hasan amcanlar ve Mustafa amcan var biliyo musun birahaneci?" diyor. Mustafa amcayı biliyorum. Birkaç kez birahanesine girmiştim. Vişne suyu içmişliğim bile vardı.

Tatile gideceğimiz gün geliyor. 2 araba gidiyoruz. Annemle babam Mustafa amcaların arabadalar, ben ise Hasan amcaların arabadayım. Hasan amcanın 2 kızı var büyük. Onlarla iyi anlaşıyorum. Tatil Edremit, Akçay, Burhaniye, Ayvalık taraflarında yapılacak. Benzin almak için duruyor arabalar. Önce biz alıyoruz benzini. Daha sonra Mustafa amcalar. O sırada onların arabasında bir çocuk görüyorum.

İleride bir yerde mola veriyoruz. Evet o arabada benden biraz büyük bir kız çocuğu var. Anneme "Ben sizin arabada gitmek istiyorum." diyorum. İzin vermiyorlar. Hasan amcanın kızları da "Biz seni bırakmayız." diyorlar. Mızmızlanıyorum ve dediğimi yaptırıyorum. Bu arabada daha çok eğleniyorum. Akşama doğru geliyoruz tatil yerlerinin olduğu yere. Büyükler alışveriş için dışarı çıkıyorlar. Çocukların çok uykusu olduğu için arabada kalıyorlar ama uyanıklar. Arka koltukta oturuyoruz. Konuşuyoruz ve ben hep onun 3. ya da 4. sınıf olduğunu düşünüyorum. "Sen kaçıncı sınıfa geçtin?" diyorum. "'2. sınıfa" diyor. Âşık oluyorum.

Hayatımın belki de en güzel üç günü geçiyor orada. Edremit'teki akrabalarımın evinde birlikte Reyting Hamdi izlerken uyuyakalıyoruz. Bungalovlarda kalırken onun yüzünü sinek ısırdığı için insan içine çıkmaya utanıyor. Deniz kabuğu toplarken o hep güzellerini buluyor. "Orda bir köy var uzakta" şarkısında ona eşlik edemiyorum. Birlikte deniz kenarında bütün gün koşturuyoruz.

Tatil bitiyor. Dönüş yolculuğunda yol kenarında mangal yapıyoruz. Oynamak için annelerimizden son kez izin alıyoruz. Yolun alt kısmındaki deniz kenarına iniyoruz ve onunla son kez oynuyoruz.

Yaz bitiyor. Okul açılıyor. Ben bütün arkadaşlarıma onu anlatıyorum. Sizin üst tarafta okuduklarınızın bir benzerini, muhtemelen daha ayrıntılısını. Geceleri erkenden giriyorum yatağa. Onun başrolünü oynadığı klasikleşmiş hayallerime her seferinde bir yenisini ekliyorum. Sırf onu düşünmek için erkenden yatıyorum.

Annem bir gün bu akşam onlara gideceğimizi söylüyor. O kadar çok onu düşünmüşüm ki, arkadaşlarıma anlatmışım ki, annem böyle bir şey deyince utanıyorum. Başım ağrıyor o akşam. Ağrımasa da ben ağrıtıyorum. Gitmiyorum. Ablam "Sen gelmedin diye ağladı." diyor. Seviniyorum. "Demek ki o da beni seviyor." diyorum. Sevmese ağlamaz.

Bir gün babamla birhaneye Fenerbahçe maçını izlemeye gidiyoruz. Ben yine vişne suyu içiyorum. Evleri birahanenin üst katında. Birhaneye giriyor. Babasının yanına gidiyor. Ekmek alıyor. Dönerken ben ona bakıyorum. El sallıyor bana. Utançtan geberiyorum. Bana el salladığını herkese anlatıyorum. Sevmese el sallamaz.

3 ve 4. sınıflarda kendime yeni bir oyun ediniyorum. Onun okula gidiş saatini ve okuldan çıkış saatini biliyorum. İkisini de yakalayabiliyorum. Haberi olmadan evlerinin önündeki caddenin karşısında bekliyorum her gün. Onun uzağından uzağından onu okula bırakıyorum. Dönüşte de uzağından uzağından onu okuldan alıyorum, eve bırakıyorum. Bu yazıyı okursa eğer "Vay psikopat." demesinden korkuyorum.

5. sınıfta okulum kapanıyor. Başka okula gitmek zorunda kalıyorum. Hayır hayır tabii ki de onun okuluna gitmiyorum ama onun okuluna daha yakın bir okula gidiyorum. En yakın arkadaşlarım ise onun okuluna gidiyor. Artık onu çok fazla takip etmeme gerek kalmıyor. Raporlar her gün geliyor. Tam bu dönemde cep telefonları denen şeyler gazete kuponlarına düşüyor. Babam bir tane alıyor. Ortak kullanıyoruz. Arkadaşlarımdan öğreniyorum onun da telefonu varmış ya da annesiyle ortak kullanyomuş işte, her neyse. Numarasını öğreniyorum. Mesaj atıyorum. Mesaj atıyor. Hatta bir keresinde saçma sapan da olsa konuşuyoruz. Dünyalar benim oluyor. Bana mesaj atıyor "Seni sev........m" ben de ona mesaj atıyorum "Seni sev........m" diye.

5. sınıftayken okul futbol takımıyla il birincisi olduğumuz için 23 Nisan'da stadyumda ödül alıyorum. O da kendi okulunun bando takımında. Benim ödül törenim bitince hemen onun olduğu yere gidiyorum. Yine uzaktan bakıyorum. Daha sonra stadyumdan okullarına giderken peşlerinden gidiyorum. Bir arkadaşı bana şunu diyor, hiç unutmuyorum "Bi kızın peşinden bu kadar koşulur mu hiç? Salak mısın?" Sonra onu diyen kız ileride benim arkadaşım oluyor, hatta şu an yaşadığım şehirde yaşıyor.


Başka eve taşınıyorlar sonra. Sabahları erkenden kalkıp evlerinin olduğu sokakta oturuyorum bütün gün. Belki onu görürüm diye. Bisikletimin rotası bellidir hep. Onun evinin etrafında çember çizerim.

Bu dönemde yaşanılanların somut kanıtı da var elimde. Tabii ki de günlük. Tam bir efsane. Neyse işte bir şeyler oluyor ve bizim muhabbetimiz bitiyor. Konuşmuyoruz artık. Hatta ben bunu günlüğümde "Bu aşk ya bitti ya da Fetret Devri'ne girdi..." diye anlatıyorum. Koçum benim be. 11 yaşında Fetret Devri'ni ne ara öğrendin de cümle içinde kullanıyosun sen?

Ona aşkım bu zamanlarda bitiyor. Artık ne yaptığını merak etmiyorum. Artık onu düşünmek için yatağa erken girmiyorum. Sadece unutamadığım bir anı şu var. Arkadaş ortamım büyüklerden oluşuyordu ortaokuldayken. Bir gün yine liseye giden iki abiyle dolaşırken yolun karşı tarafından onların tanıdığı kızlar geçiyordu. Abiler onlara doğru giderken bi tanesi elindeki sigarayı bana verdi tutayım diye. Neyse ben tutuyorum sigarayı. O sırada kafayı bi kaldırdım karşıdan o geliyor. Elim ayağıma dolaştı ve fırlattım hemen sigarayı. Abiler geldi sonra yanıma. Sigara yok. "Naptın?" dedi. "Abi bi tanıdık geliyodu. Elimde görmesin diye attım yere." dedim. Bir tanıdık.

Onun bunlardan hiç haberi olmadı tabii. Umarım bu yazıyı okumaz ve hâlâ da olmamaya devam eder. Tabii linke tıklamadıysa. :D Ama risk budur. Neyse işte. Biliyorum ki hiç sevmedi beni. Çocukluk aşkı ama yine de ona teşekkür etmek istiyorum. Kişiliğimin şekillenmesindeki en büyük rolü üstlendiğini düşünüyorum hâlâ. Saygılar sevgiler efendim.

23 Kasım 2013 Cumartesi

Öğretmen Tweetlerim

Karnede her öğrenciye yorum olarak aynı şeyi yazan öğretmen samimiyetsizliği diye bir şey var.

Beden eğitimi öğretmenliği atamalarında "basketbol ve voleybol topuna ayakla vuran öğrenciye tekme tokat dalma" şartı aranıyormuş.

Öğretmen "Sınıfta çıt çıkmasın." dediğinde "Çıt" diyen öğrenciyi yol yakınken yollucaksın sanayiye. Meslek öğrensin.

Öğretmenin sınavın sonunda "Kalemleri, kâğıtları bırakın." demesinin ardından "Yat yere yat yere." demesini bekliyorum heyecanla.

Beden eğitimi öğretmeni ayakkabısı diye bir şey var. Sanırım devlet hepsini "Aynı tip spor ayakkabı giyeceksiniz." diye zorluyor.

"-Öğretmenim tuvalete gidebilir miyim? +Arkadaşın gelsin, sonra sen gidersin."

Öğretmen bir çocuğa "Arkadaşının kaldığı yerden devam et." dediğinde, diğer takip etmeyen çocukların yeri bulma telaşını da unutmayalım.

Derste "Öğretmenim tuvalete gidebilir miyim?" diyen öğrenciye "Teneffüste napıyodun yavrum?" diye sormayan öğretmen mesleği bıraksın aga.

Mesela ben öğretmenimin tüm ısrarlarına rağmen kendimi evde unutamazdım.

Şu saniyede bir okulda bir öğretmen bir öğrencisine "Sen evde yerlere çöp atıyor musun?" sorusunu soruyordur kesin.

Öğretmen deftere bir şey yazdırırken virgül koyulması gereken yerde "virgül" derdi ve sen de yazıyla virgül yazardın ya... Üzülme be.

Komik olan ne? Söyleyin de Saba hariç hep birlikte gülelim. (Saba Tümer'in öğretmeni)

Benim ilkokul öğretmenim başlı başına bir eğitim sistemiydi. Mesela deneyleri okuyarak geçiyorduk.

Şu anda bir yerlerde bir öğretmen öğrencilerine "Susun artık. İlla hepinizi tek tek mi uyarayım? Bunu mu istiyosunuz?" diyodur kesin.

Zil çaldığında çıkarken "Ben size çıkın dedim mi?" diye soran öğretmenime "Bu çalan çobanın kavalı mı amk?" demedim, diyemedim.

Parmak kaldırmak zaten öğretmenim ben söz almak istiyorum demek... Daha neden 'ben ben ben' diyosunuz anlamıyorum.

Şu an bir yerlerde bir öğretmen "İster dinleyin, ister dinlemeyin. Ben dersimi anlatır geçerim. Her ay maaşım yatar yine benim." diyordur. 

İlkokulda sıra arkadaşımla birlikte Türkçe kitabındaki Vaşak adlı metni kalemle Taşak yaptıktan sonra öğretmenden dayak yemiştik.

Konuyla ilgili bi bok bilmediği hâlde öğretmenin cümlelerinin son kelimelerini öğretmenden 1 saniye sonra sesli tekrar eden mal.

İlkokulda sınıfta birisi "Öğretmenim bugün çok şıksınız." dediğinde "Her zamanki hâli." diyen çocuk ileride üni.de asistan olur.

Sınavdan sonraki ders sınav kâğıtlarını okuyan öğretmen = Öğretmen gibi öğretmen, öğretmenin hası, öğretmenin güneş ışınlarının geliş açısı.

İngilizce öğretmeni "Kelimeler 5 kere alt alta yazılacak." dediğinde "Denden kullansak olmaz mı?" diye soran çocuk eğitim zayiatı olmalı.

Şimdi size okul törenindeki öğretmen taklidi yapıcam: Rahat, hazır ol, rahat, hazır ol, rahat, sessiz olmazsanız akşama kadar devam ederiz.

Bankadan kredi çekecektim, kadın "Ne kadar istersiniz?" diye sordu, "Öğretmen maaşlarını geçmesin." dedim. Sarıldık, ağlaştık.

Gelmeyenler yok desin. (ÇOK KOMİKMİŞ ÖĞRETMEN KARDEŞ)

Bir öğretmen atasözü der ki: Sınav boyunca yanındaki arkadaşınla küs.

Sınıfa girdiğinde sınıfın susmasını sessizce bekleyen öğretmene yalakalık olsun diye "Susuuuuun" diye bağıran öğrenci gerçeği.

Konuşmaya başladığınıza göre bitirdiniz herhâlde. (Bir öğretmen atasözü)

"Anlamayan anlamadım desin. Siz ses çıkarmadıkça ben anladınız diye geçiyorum." (Herhangi bir öğretmen)

ÖĞRETMEN ŞİİRİM: Öğrettin abeceyi, hem harfleri hem heceyi, gündüze kattın geceyi, sen evde çöpleri yere mi atıyorsun öğretmenim?

15 Kasım 2013 Cuma

Düdüklü tencere, kuru fasulye, pilav

Efendim ben yemek yapmayı bilen birisi değilim. Bugüne kadar da hiç kendi başıma tencere yemeği yapmamıştım. Hep tavanın içinde etli butlu şeyler işte. Bugün iş çıkışı markete girdim. Tabii kafamda eve gidince ne yicem lan, düşüncesi. Tavukların olduğu yere gittim. Daha dün tavuk yedim mınaha. Dana etlerinin oraya gittim. Adeta 1989'da veganlara tepki olarak doğmuştum. Tabii orası da kesmedi beni. Dedim böyle olmucak. Gideyim bi yemek yapmayı deneyim. Hatırladığım kadarıyla çekmecenin birinde anamdan kalma nohut, fasulye falan olacaktı. Neyse bunların içine koyulabileceğini düşündüğüm domates, biber falan aldım eve geldim. Sonra düşündüm lan fasulyeyi geceden suda bekletmek gerekiyodu sanırım ama nohutu bekletmesek de olur herhâlde. İnternete baktım nohutu da bekletmek gerekiyormuş. Annemi de aramak istemiyorum. Sürpriz yapıcam sonradan. İşte arıcam "Yemek yedim." dicem. O "Ne yedin?" dicek. Ben de "Kuru fasulye yaptım da ondan yedim yaaa." falan diyicem. Neyse internetten baktım. Bu şeyler geceden bekletmeden oluyo mu diye. Oluyomuş. Abinin biri demiş ki ben hiç geceden suya koymam, anı yaşarım. Amk adam yemekten felsefe çıkarmış. Yarım saat düdüklüde haşlayın demiş. "Ehhh düdüklü nerden çıktı amk?" dedim içimden. Düdüklü tencerem de var ne yazık ki. Gittim çıkardım onu yukarıdan. Attım fasulyeleri içine suyu da doldurdum. Kapattım. "O düdük nasıl durcak lan?" diye sordum kendime, kendim de gitti Google'a sordu. Demiş ki birisi "Ötene kadar havaya kalkık dursun. Öttükten sonra indir. Biraz da öyle dursun. Sonra biraz bekledikten sonra tekrar kaldır. İçindeki hava çıksın. Sonra aç." İyi tamam, dedim. Kapattım tencereyi. Yaktım ocağın altını. Yarım saat geçti bizimki adeta bir Cüneyt Çakır, adeta bir Fırat Aydınus. Baktım düdüklü tencere dördüncü hakeme 4 dakika uzatmaları gösteriyor. Hemen gittim düdüğü indirdim. 4 dakika da öyle durdu. Sonra altını kapattım. Biraz bekledim. Gittim düdüğü kaldırmaya. Bi kaldırdım. Füüşşşşşşş nasıl ses çıkıyo. Lan bunlar patlıyo amk telefonu içeriye götüreyim de bi şey olmasın, dedim. O sırada füüüüş sesi iyice arttı su fışkırmaya başladı içinden. Ananıskim noluyoz lan? Neyin kutlaması bu falan derken hemen kenardan yaklaşıp düdüğü kapattım tekrardan. Ortalık ıslandı biraz. Dedim bu iş böyle olmucak. Annemi aradım. Anne düdüklü tencerenin düdüğünden su fışkırıyo. Napcaz bunu dedim. Ne pişiriyon, dedi. Söylemek de istemiyorum. Ya hep fışkırcak mı o, diye soruyorum. Suyun altına tut biraz, ne pişiriyon, dedi. Kuru fasulye pişiricem anne dedim. Akşamdan ıslatmadın mı, dedi. Anı yaşıyorum anne ben, dedim. Hadi kapatıyom deyip düdüklüyü suya tutmaya gittim. Tuttum suya. Sonra düdüğü kaldırdım. Füşt, dedi hava gitti amk. Bu muydu derdin, diye soramadım. Neyse çıkardım fasulyeleri, süzdüm, yıkadım falan. Sonra işte normal tencerede yağ, soğan, domates, salça, biber, su, fasulye, tuz, karabiber falan koydum onları kaynamaya bıraktım. (Püf noktalarını söyleyemem. Kusura bakmayın.) Annemi aradım işlemin tamam olduğunu söyledim. Yanına da pilav yapsaydın, dedi. Tamam anne, dedim. Kapattım telefonu. Fasulye de pişmek bilmiyodu lan. 1 saat falan sürdü. Sonra işte pilavı yaptım. Onu da yalnız başıma ilk kez yaptım. İkisi de efso oldu. Dünyanın en güzel kuru fasulye-pilavını yaptım. Yaşasın ben. Dinlediğiniz için teşekkür siz.

28 Eylül 2013 Cumartesi

D-Smart İnternet, Superonline ve TTNet

Şimdi size başımdan 18 günlük süre içerisindeki internet bağlatma maceralarımdan bahsedicem. Direkt kurum adı vererek anlatıcam hepsini. Dikkatli okuyun da karışmasın tamam mı?

2 yıldır Superonline’ın Adsl hizmetini kullanan bir insanım. Memnun muydum? Çok memnundum. Taahhüt sürem dolduğu için 50 lira (17 lira da telefona veriyodum. Toplamda bana 67’ye mâl oluyodu.) olan internetimin ücretlendirmesi değişecekti. Ben de sağda solda reklamını yapan D-Smart’a bi bakayım dedim. Baktım. Telefonla aradım. Hemen ulaştım müşteri temsilcisine. Televizyon (Maxi paket) + Yalın internet hizmetine aylık toplamda 74 TL gibi bir ücret çıkardılar. İyi güzel hoş, dedim ama önce Superonline’a kapatmak için başvurayım sonra sizi ararım, dedim. Superonline’ı aradım, işlemleri başlattım. Ardından D-Smartı tekrar aradım ve aboneliğimi başlattım. Bir gün sonra (11.09.2013) beni aradılar ve yarın (12.09.2013) D-Smart bağlamaya geleceklerini söylediler. Tamam, dedim ve geldiler bağlamaya. Evime çatıdan çanak anten kablosu geldiği için problemsiz bir şekilde televizyonum bağlandı ve bir modem bırakıldı. Evimde telefon hattı yoktu. Hat çekilmesi gerekiyodu. En azından evin kapısına kadar. D-Smart’taki adam bugün yarın gelip çekeceğini söyledi ekiplerin. Evden gitti. Günlerden perşembeydi. Ben herhâlde hafta sonu da girer araya pazartesi (16.09.2013) günü bağlarlar dedim. Kimse gelmedi pazartesi günü. Akşamına D-Smart’ı aradım. Açan yok. Aradım açan yok. Üç kere 15 dakika müşteri temsilcisi bekledim. Açan olmadı. Ben de yeni abone menüsünden hemen ulaştım müşteri temsilcisine. O işlem yapamadığını söyledi. Beni internet birimine bağladı. Bu bağlanma 4-5 dakika sürdü. Neyse internet birimindeki kişi bana yalın internet işleminin en fazla 7 iş günü sürdüğünü söyledi. Düşündüm en geç haftaya pazartesi (23.09.2013) bağlanacak. Neyse olsun da o zaman olsun, dedim. Her gün işten çıkınca arıyorum ben bunları. Tabii başka numaradan arıyorum. Çünkü üye olmuş bi insanın müşteri hizmetleri yetkilisine bağlanmak çok zor. Ben hep yeni kayıttan kendimi bağlattırıyorum. Biraz daha kısa sürüyodu. İşte işlemin hangi noktada olduğunu soruyorum sürekli. Bana 7. İş gününe kadar “yanlış adres bilgisi, eksik evrak kaydı” gibi bir sürü nedenle geciktiğini söylediler.

Neyse 8. İş gününde (24.09.2013) uyarılar gönderildi. Olmadı. Kimse gelmedi eve kablo çekmeye. Artık dayanamadım ben. 26.09.2013 Perşembe günü aradım ve iptal ettirmek istediğimi söyledim interneti. Tamam iptal edelim ama dilekçe yazmanız lazım, televizyona da 32 TL ödemeye devam edeceksiniz, dediler. Dedim, onu kapattırırsam nolur? Yok cayma bedeli falan derken, 177 TL ödeyip kapattırırsınız, dediler. Tamam dedim ama herhangi bir kapattırma başvurusunda bulunmadım. 27.09.2013 tarihinde sabah telefonum çaldı. D-Smart’tan bi kadın aradı. İşte şikâyette bulunmuşsunuz falan dedi. Evet falan bağlamadınız interneti dedim. Kabloyu kapıya kadar çekeceğinizi söylediniz 15 gündür dedim. Kadın aynen şunu dedi “Biz hat işlerine bakmıyoruz. Gidip Telekom’dan kendiniz uğraşıp getirceksiniz adamları yalın internet bağlatmak için.” Benim burada kafam bi attı. “Nasıl getircem adamları ya. Ne diye getircem.” dedim. “Bu D-Smart’ın görevi. Gerekirse telefonla arıcaksınız. Siz getirceksiniz adamları benim evime.” dedim. “Biz öyle bi işlem yapmıyoruz.” dedi. Dedim “O zaman siz 15 gündür beni kandırıyosunuz.” “Öyle bi şey yok yanlış bilgi verilmiş size.” dedi. Dedim “Ben 15 günde 10 farklı insanla konuştum hepsi mi yanlış bilgi verdi? Siz şimdi uydurdunuz iptal etmem için bu bilgiyi.” dedim. “Hı hı hı.” dedi. “Bugünden sonra da D-Smart hakkında karalama kampanyası başlatıcam.” dedim. “İstediğinizi yapabilirsiniz.” dedi. Kapattım telefonu. Ben bu arada bi yerde internet iptalini de sıkıştırdım, işlem başlatıldı. Sonra bana arkadaşlar akıl verdi. “Senin sözleşmen tek. Televizyonu kapatsan da senden para alamazlar. Kabul etme.” dedi. Öğlen yine telefonum çaldı. 15 gün içinde en doğru düzgün konuşan bi adam aradı bu sefer. İşte ona da durumu anlattım. Sabahki kadının söylediklerini söyledim. “Neden öyle demiş ki ya?” falan dedi hatta. İşte ben buna dedim: Ben her şeyi kapatmak istiyorum D-Smart adına. Aylık da televizyon için 32 TL veremem. Onu da kapatıcam. Tek sözleşme olduğu için ve D-Smart internetimi bağlamadığı için bedel de ödemem dedim. Adam, internetinizi kapatalım, televizyonu da 1 yıllık taahhütlü 18 TL yapalım, dedi. Böyle olursa kabul edeceğimi söyledim ben de. Modemi iade için kargo bilgilerini verdi. Kapatmadan da şeyi sordum “Ya siz insanların sizin internetinizi kullanmasını istemiyo musunuz?” diye. Adam biz böyle bir sorun olduğunu bilmiyoduk gerekli birimlere iletilecek, falan dedi.

Neyse ben işten çıktım. Gittim TTNet’e bu sefer. Başvuru yaptım. Adam sistem kapalı diye, modemi yarın vereyim, dedi. Eve geldim. Yattım uyudum falan sabah (28.09.2013) telefonum çaldı. İşte hocam evinizin tam yeri neresi falan diye. İnternet başvurusu yapmışsınız dedi. İndim evin aşağısına. İşte adamlarla birlikte eve kablo çektik ama modem yok bende. Hemen koştum TTNet’ten modemi istemeye. TTNet’teki adam “Hocam biz kimseyi göndermedik internet bağlatmaya. Onlar D-Smart için gelmiştir.” dedi. Yok artık ebesinin amı dedim ve eve koştum. Anlattım durumu. Gelenler de Telekom yetkilisi olduğu için TTNet’teki adamla konuştular. D-Smart’ı aktif etmediler. Zaten dün iptal başvurusunda bulunmuştum. Gittim hemen D-Smart’ın modemini kargoya verdim. Eve kablo çekik duruyo şimdi. Bi de hepsinden gayrı Superonline’ın modemini bile iade edemedim 10 gün içinde. Yine dilekçeler, fakslar, mailler uğraştık onu götürcem bi de Turkcell İletişim Merkezine. :D Yani şu anda 3 platformda da üyeliğim var. :D YAŞASIN BEN.

Özet:
*D-Smart onlarca reklamını yaptığı internetinin alt yapısının sahibi olan Türk Telekom ile büyük iletişimsizlik içerisinde.
*D-Smart müşteri hizmetleri yetkilisine bağlanma süresi en az 15 dakika. (Ben o kadar bekleyip kapatıyodum hep)
*D-Smart müşteri temsilcilerinin söyledikleri çok tutarsız. O başka, bu başka bir şey söylüyor.
*Superonline’ın müşteri hizmetlerine defalarca teşekkür ederim. 2 yıl boyunca aldığım hizmet çok güzeldi.
*Yine sana kaldık TTNet. Sik bakalım hunharca. :D

23 Eylül 2013 Pazartesi

Ters ayakkabı

Söylediği hiçbir şey beni tatmin etmiyordu. “Ne alakası var babaanne ya?” deyip duruyordum. “Bizim zamanımızda böyle değildi. Büyükler ne derse inanırdık.” cümlelerini tekrarlıyordu o da. “E haklısın babaanne. Gece ıslık çaldık cinler gelecek. Böcek osurdu kötülük gelecek. Köpek amuda kalktı hanede biri ölecek. İnanılmayacak şeyler değil bunlar gerçekten.” dedim. Cevap bile vermedi bu sefer. Ama suratındaki “Hıh. Zamane çocuğu.” ifadesini görmek için de pek çaba sarf etmedim ve tripler gelmeye başladı tabii ardından.

Yaşlılar trip atma konusunda kız arkadaşlardan çok daha başarılıdırlar. Sanki o yaşa kadar size laf sokmak için yaşamış gibidirler. İşi öyle “peki, neyse iyi geceler, anladım” gibi basit kelimelere dökmezler. Sağlam çalışırlar.

-Yemeği yakmışım ya.
-Eee elin işte gözün oynaşta tabii.
-Dışarı çıkmam lazım. Saatte geç oldu.
-Ne olacak canım? Siz gençsiniz. Size bir şey olmaz.

Yaşlıların soktukları her türlü laf, anlattıkları hikâyeler, söyledikleri kulağa küpe olacak türden şeyler hafızalardan çıkmaz senelerce. Şimdilerde düşünüyorum da iyi kurtarmışım bunca şeyin arasından kendimi. Geceleri tırnak kesme, parmaklarını kütletme, otururken bacağını sallama falan derken cidden iyi kurtarmışım kendimi. Tabii biri dışında: Ters ayakkabı ya da ters terlik gördüğümde nasıl bir etkiyse artık hemen onu çevirme hissi doğuyor içimde. Her seferinde “Ah ulan babaanne. Yapılır mı bana bu?” diyorum. Camiye her gidişimde içimde yaşadığım çelişkiler yüzünden kendimden geçiyorum. “Bakma lan. Bakma ayakkabılara. Oğlum kesin ters duran ayakkabı vardır bir sürü orada. Bakma sakın. Kötülük gelirse ne yapacağız? Bakma oğlum yine de.”

İşte ben buna kendimce babaanne etkisi diyorum. Bazen benimki gibi küçük bir şey olsa da bazen de kişinin hayatını şekillendirir bu etki. Bir bakmışsınız bir gün babaanne oluvermişsiniz.  
Ayrıca dur şu yazıyı üç noktayla bitireyim de belki para gelir bir yerlerden…

28.11.2011

24 Mayıs 2013 Cuma

Bir fenomen hikâyesi: Sinek

Birlikte geçirdiğimiz altıncı günün akşamında yazıyorum bu yazıyı. İlk iki gün pek önemsemedim aslında seni. Diğerleri gibi gelip geçicisindir herhâlde diye düşündüm. Sonradan anladım işin ciddiyetini. Üçüncü gün geldin bilgisayar ekranımın ortasına kondun. Elimle şöyle istiklal marşını yönetir gibi hareket yapınca gittin. Aradan çok geçmeden yine geldin kondun ekranıma. Ben yine seni aynı hareketle püskürttüm. Hayır kamerada açık. Daha sevgilim olamamış insan karşısında komik duruma düşüyordum. Üçüncü kez bilgisayara geldiğinde geçtin kameranın üzerine. Sevgilim olacak kadın "Napıyosun ya?" dedi. Bildiğin ekranın bir bölümünü kararttın. Sadece üst tarafımdaki duvar görünüyordu. Şakalaşıyorum sandı beni. Baktım kendisi de kendi kamerasının yarısını kararttı. Sonra çekti parmağını. Ama sen hâlâ benim kameramın üzerindeydin. Ellemedim bu sefer sana. Ya benim bir işim var diyerek kamerayı kendim görülmeden kapattım. Ben kamerayı kapattığım anda çekildin kameranın üzerinden ve odada dolaşmaya başladın. Sanırım sevinç çığlıklarını duyar gibi oldum. Sonra geldin klavyeye kondun. Ellerim klavyenin üzerindeyken klavyeye konman şaşırtmıştı beni. Sana dokundum dokundum ama kaçmadın. Ellerimi çektim klavyenin üzerinden. Harflerin üzerine geldin ve harften harfe uçmaya başladın. Bana bir şey anlatmak istediğini anladım. K-O-M-İ-K-V-İ-D-E-O-A-Ç-S-A-N-A. Şaşırdım baya bi. Hayatımda ilk kez bir sinekle konuşuyordum. Hatta yazışıyordum. Neyse girdim Youtube'a. Aklıma ilk olarak "Mumdan çıkmış yangın" videosu geldi. Açtım. Uçup omzuma kondun. Birlikte izledik bitirdik. Sonra tekrar klavyeye uçtun ve K-E-D-İ-V-İ-D-E-O-S-U dedin. Ben de Güllü'nün şarkısında efkarlı efkarlı yatağa oturmuş kedi videosunu açtım. Hoşuna gitmiş olacak ki kanatlarını çırptın defalarca. Ardından "Davut diyen kedi" videosunu açtım. O sıradaki ufkumda bir Güneş parladı. "Lan dedim Davut diyen kedi var, Allah diyen karga var, kanatlarıyla ilahi melodisi yapan sinek neden olmasın?" Beni anladığından da pek emin değildim. Dayanamadım sordum "Dilimizi biliyor musun?" dedim. Klavyede uçmaya başladın yine "E-H-E-R-H-A-L-D-E-A-M-K" Küfür etmen biraz hoşuma gitmedi ama sana çaktırmadım. Youtube'a "Sordum Sarı Çiçeğe" yazdım ve çalmaya başladı. Kanatlarınla bunun melodisini yapmanı istedim. Uğraştın baya bi fakat bi boka benzemedi. Neyse işte dördüncü gün çalıştık, beşinci gün çalıştık ve altıncı gündeyiz işte şu anda. Sen hâlâ beceremiyorsun bu işi. Hayır yaptığın olay zaten inanılmaz bir şey ama ben de hırs yaptım iyice. Kusura bakma. Ama gittikçe bir şeye benzemeye başlıyor. Belki senin de ruhunda müzisyenlik yoktur benim gibi. Ama dedim ya hırs yaptım ben. Birlikte başarıcaz bunu. Upload'umuzu yapıcaz "İlahi melodisi çıkartan sinek" diye. Viewsleri dağıtıcaz. Fenomen olucaz kardeşim. Fenomen olucaz.

17 Mayıs 2013 Cuma

Biz çok farklıymışız

Erken buluştuğumuz günler yapacak bir şey bulamadığımız için birbirimize sardığımızı bildiğimiz hâlde bugün de erken buluştuk. “Karnın aç mı?” dedim. “Eh biraz aç.” dedi. “Sen ye, ben seni kapıda beklerim.” dedim. Gülmedi. Leman’a gittik beraber. En azından o yemeğini yerken ben masadaki karikatürleri falan okurum diye biraz sevindim içimden. Menü geldi. Sevdiceğim mantarlı soya soslu tavuklu Metin Ali Feyyazlı bi şeyler istedi. “Sen yemiyo musun?” diye sordu. Ben çıkmadan yediğimi söyledim. Hatta keşke söyleseydin de bi şey yemezdim, birlikte yerdik de, dedim. Neyse biliyorum ki gelecek olan yemeğin yarısından fazlasını ben yiyeceğim. Hâl böyleyken niye buraya geliyoruz ki aslında? Köşedeki dönerciden çeyrek döner yese doyacak olan sevgilim, benim bile doyacağım bir yemek sipariş ediyor. “Yemekten sonra napıyoruz?” diye sordu. Nasıl boşluğuma geldiyse “Sen bilirsin.” dedim. İşte o anda Kim Milyoner Olmak İster’deki sürenin sonuna geldiğimizi belirten ses çaldı beynimde. Hiç sevmezdi “Sen bilirsin.” lafını. Söylediğim anda söze muteakiben gelecek olan “ha siktir ya” temalı kafa sallayış, surat asma, “Aşkım noldu aşkım noldu?” sorularından sonra büyük patlayışın gelmesi kaçınılmazdı. Önümde sen bilirsini ortama yedirecek olan bir hareket yapmam için saniyeler hatta saliseler vardı. Ve ben saçmaladım. “Sen bilirsin. Ben bilirim. Biz biliriz. Onlar yanlış biliyor. Kimsenin suçu değil bu. Onun suçu değil bu…” falan derken. “Ya aşkım biliyo musun Candan Erçetin Galatasaray Lisesi’nde müzik öğretmeniymiş. O kadın nasıl öyle bembeyaz ya. Hiç Güneş’e çıkmıyor galiba. Düşünsene Candan’ı yanmış şekilde. Kimse ciddiye almaz bence.” diye devam ederken ben “Ne diyosun Emre sen ya?” diye sordu. “Diyorum ki burdan sonra Hacettepe’ye gidelim. Halı sahanın yanındaki tepeye çıkarız. İki de bira alırız.” diye kurtardım durumu. Böylelikle bir sen bilirsin hatasını daha başarıyla püskürtmüştüm.

Tepeye geldiğimizde yağmur başladı hafiften. “Zürriyetini sikeyim dünya.” diye küfür edince sevgilim suratıma garip garip baktı. 2 aylık sevgili bakışıydı bu. Neyse yağmur dindi hemen. “Görüyo musun aşkım, görüyo musun? Bak küfrü yiyince nasıl kesildi hemen.” diyerek kapanmış konuyu yine piyasaya sürdüm. Kafasını kucağıma koydu. O şekilde birasını içmeye çalışırken “Kalk kalk. Öyle içilir mi bira? Boğazına kaçırcan.” dedim. Hiçbir şey demeden kalktı oturdu yanıma. 5-10 dakika konuşmadan durduk öyle. Sessizliği bozan “Biz çok farklıyız. Biliyorsun bunu değil mi Emre?” sözü oldu. Şimdi bunu neden diyo acaba diye düşünürdüm ama soru şeklinde geldiği için buna pek vakit yoktu. “Leyla ile Mecnun da farklıydı hayatım. Adem ile Havva da farklıydı. Kerem ile Aslı. Safiye ile Faik. Högh ile Uche. Yani birlikte olmak için aynı olmak gerekmiyor. Senin sevdiklerini ben severim zamanla. Benim sevdiklerimi sen seversin. Beni beğeneni ben ben beğenmem. Benim beğendiğim ise benim beğenmez yani. Alakası yok bunun ama anlamışsındır yani sen beni.” falan derken ben hemen ilişkimizi savunmaya geçmiştim. Sanki “Ayrılmamız gerekiyor.” demişti de yurdumu alçaklara uğratmamak için elimden geleni yapıyordum. “Nerden çıktı şimdi bu?” dedim. 2 aydır düşündüğü bir şey olduğunu söyledi. Bana söylemeye çekiniyormuş. Yanlış anlayacağımdan korkuyormuş. Beni çok seviyormuş. Ölene dek benimle olmak istiyormuş. Hayat onu yormuş. Bundan sonra başka bir ilişkiye cesaret edecek gücü yokmuş. Ben sonmuşum falan derken “Afiyet olsun gençler.” dedi biri arkadan. Kafayı çevirdim ama nasıl bi tırsıyorum kim amk bu diye. Bi baktım güvenlikçi. “Gençler burada alkol almak yasak yalnız dedi.” Adamı şöyle bi tarttım “Abi biz burdan almadık zaten. Kızılay’dan aldık.” diye espri yapsam ağzıma sıçarmış gibi geldi. “Abi biz hep içiyorduk burada. Saim abi vardı güvenlikte. İzin veriyordu o.” dedim. Saim abinin eşinin doğum yaptığını söyledi. İzinliymiş 10 gün. Çocukları kız olmuş. Adam olaydan koptu bize Saim abinin mutlu yuvasının sırlarını falan anlatmaya başladı. İçimden “Lan bu adam Saim abiye âşık galiba.” dedim çünkü olayları öyle bir nikahına beni çağır sevgilim modunda anlatıyordu ki bi ağlamadığı kalmıştı. “Gel abi gel çek bi fırt.” dedim adama olayın gazıyla. Kabul etmedi teklifimi ama orada içmemize de bir şey demedi. Giderken de “Bakın gençler. Birbirinizin kıymetini bilin. Benim sizin yaşınızdayken sevdiğim bir kız vardı. Bana abi dedi. Ayrıldık.” dedi. O anda adama bir daha dikkatlice baktım ve adamın Bilal Göregen olduğunu fark ettim. Yayaya yakşamlar deyip yanımızdan ayrıldı. Sevgilim de tanımıştı onu. Bunu bakışlarından anlamıştım fakat konu hakkında hiç konuşmadık. O hâlâ farklı olduğumuz konusuna takılmıştı muhtemelen.

Telefonumu çıkardım. Facebook’u açtığımda ilkokuldan arkadaşım Mehmet durumunu güncellemişti “Aşk kendinden bir tane daha yaratma çabasıdır.” diyordu. “Oha amk süper zamanlama Mehmet.” dedim içimden. Kasap olan Mehmet bütün gün inek resimleri paylaşırken şu yaptığı mükemmelliğin ötesiydi. Ona gösterdim hemen “Bak gördün mü yani farklı kişilerin birbirine benzemesidir aşk.” dedim. Yaratmanın Allah’a mahsus olduğunu söyledi bunun üzerine sevgilim. Herhâlde Bilal’in etkisi diye düşündüm tüm bunlar. Bu sırada biralarımız bitmişti. “Hadi kalkalım.” dedi. “Napıcaz?” dedim. “Öyle yüreyelim de yürürken aklıma gelir bi şeyler.” dedi. “PES atalım mı?” dedim. “Sen bilirsin.” dedi. “Bilirim.” dedim. Elini daha sıkı tuttum.

14 Mayıs 2013 Salı

Fabrika

Her sabah servisi beklediği yere varmasına 100 metreden az kalmıştı. Uykusuna ayırdığı vaktin biraz daha fazla olması için evde kahvaltı yapmıyordu. Bu yüzden her sabah servis beklediği yerin karşısındaki fırından iki tane poğaça alıyordu. Poğaçalarını paylaşmak istemediği için eğer serviste yanına birisi oturursa poşetten hiç çıkarmıyor, işe başlamadan fabrikanın bir köşesinde yiyordu.

Servis yedi dakika gecikmişti. Durakta onunla birlikte servise binecek olan dört kişi daha vardı. Fabrika şehrin 20 kilometre dışındaydı. Servisin gecikmesi duraktaki diğer insanları rahatsız etmiyor gibi görünüyordu. Sonunda dayanamadı ve Arif’i aradı. Arif servise ondan beş dakika önce binen ve fabrikada neredeyse tek sevdiği adamdı. Arif telefonu açmadı. O sırada durakta bekleyen bir kadın “Servis bizi unuttu herhâlde.” dedi ve gülümsedi. Sezgin sesini çıkarmadı ve tebessüm etmekle yetindi. Kadın da telefonunu kurcalıyordu Sezgin gibi. Bir an kadının annesine ne kadar çok benzediğini fark etti. Gözünü kadından alamıyordu. Kadının hoşuna gitmiş olacak ki o da Sezgin’e bakıp gülümsüyordu. Servis gözüktü uzaktan. Duraktakiler yola doğru hareket etti. Sezgin olduğu yerdeydi hâlâ.

Binmedi o gün servise Sezgin. Arkasını döndü ve yürüdü. Kafasını çevirip servise baktı üç adımda bir. Servis kalkmadı. Köşeyi döndü. Telefonu çaldı. Arif arıyordu. Bu sefer de Sezgin onun telefonunu açmadı. Nereye gittiğini bilerek yürüdü bir süre. Sahile geldiğinde bir banka oturdu ve poğaçalarını yedi. Yanına bir köpek yaklaştı. Uzun süre bakıştılar. Sezgin dayanamadı. "Hoş geldin." dedi. Köpek de ona "Hoş bulduk." dedi. "A a am ama sen konuşuyorsun." dedi Sezgin. "Neden binmedin oğlum servise?" dedi köpek. "Sesesen nerden biliyosun?" diye sorduktan sonra Arif arkadan omuzlarına dokundu. "Şimdi söyle bakalım neden binmediğini." dedi. "Ne işin var burda. Sen neden binmedin asıl. Vardiya başlıcak birazdan. İş yerinde olman lazım." dedi Sezgin okuldan kaçıp babasına yakalanmış çocuk telaşında. Arif kendinden emin bir şekilde "Merak etme sen. Ayarladım ben fabrikayı. Seni dinliyorum şimdi" dedi. Bu noktadan sonra uzun süre sustular. Sessizliği bozan Sezgin oldu: "Benimle birlikte durağa binen bir kadın var." "Halide'yi mi diyosun?" diye atıldı Arif. "Adını bilmiyorum ki. Bildiğim tek şey anneme çok benzediği. İşte bu sabah bu benzerliği ilk kez fark ettim. Boğulduğumu hissettim. Daha fazla onunla aynı ortamda duramayacağımı hissettim." dedi. "O yüzden arkanı dönüp gittin yani." diye ekledi Arif.

Saat 11'e kadar orada oturdular. Birbirlerine bu hayatta yediremedikleri şeyleri anlattılar genelde. Sonunda Arif "Hadi yürü. İşe gidiyoruz. Öğleye kadar izin alabildim ikimize. Bari geç kalmayalım." dedi ve kalktılar. Sezgin "Sen gelmeseydin şu anda işsizdim muhtemelen." dedi. Arif de "Böyle uyuz uyuz yürürsek ikimiz o kutsal makama ulaşabiliriz." dedi ve adımlarını sıklaştırdı.

30 Nisan 2013 Salı

2.500 lira


Tam olarak yaşımı hatırlamıyorum fakat ilkokulda olduğumu biliyorum. Hafta sonu bir sabah fırına simit almaya göndermişti beni evdekiler. Bu, evin hafta sonu klasiği olarak görülebilirdi. Dönüşte bi berberin önündeki böyle sahpamsı şeylerin üzerinde 2.500 lira görmüştüm. Dayanamayıp cebe atmıştım. İşte ben eve geldim daha sonra. Simitleri masaya bıraktıktan sonra cebimdeki 2.500 lirayı çıkardım. “Yolda buldum bunu.” dedim. Babam “Nerden aldın onu?” dedi. “Yolda buldum baba.” dedim. Rahmetli yine sordu “Nerden aldın onu?” diye. “Yolda buldum işte.” dedim. Bi daha sordu “Bana yalan söyleme. Nerden aldın onu?” dedi. Ben o anda “hıaaaghhhh” diye ağlamaya başladım.  Babam “Bırak ağlamayı. Yürü gidiyoruz. O parayı nerden aldıysan geri verceksin.” dedi. 

Aklımdan çıkmayan sahne: Babam ile yürüyoruz yolda hızlı hızlı. Utanmasak koşturucaz. Babam aceleyle üzerine kısa kollu bi gömlek geçirmiş. Altında şort var. Terlikler süper. Benim hâlâ gözlerimden yaşlar akıyor. Yıllarca ipek böceklerim için yaprak topladığım dut ağacından babam bir dal koparıyor. İşte o benim için Allah’ın sopası oluyor. “Hadi bakalım. Verme o parayı sahibine de herkesin önünde döveyim seni.” diyor. Lan 2.500 lira ya. O zamanlar o parayla muhtemelen 3-5 sakız falan anca alabiliyorsun. “Niye büyüdü bu olay böyle?” diye düşünüyorum. “Elim kırılsaydı da almasaydım.” diye düşünüyorum. O sırada berberin önüne geliyoruz “Burdan aldım.” diyorum.

Parayı aldığım yere bıraktım işte o gün. Sonra eve döndük babamla. Dönüş yolunda da elinde hâlâ Allah’ın sopası vardı. Hırsızlığın kötü bir şey olduğunu tam anlamıyla öğrendiğim gün o gündü. Babam üşenmeyip o kadar yolu yürümüştü benimle. O parayı çaldığımı nerden anlamıştı? Her şey tamam da ama 2.500 lira ne lan. Bir şeyin kötülüğünü öğrenmek için 2.500 lira çok az değil mi? Hayat çok ucuz derlerdi de inanmazdım. İnansaymışım keşke.

27 Nisan 2013 Cumartesi

Ot dergisi ve başıma gelen garip olaylar

Ot denen dergi 2013'ün Mart ayında ilk sayısını çıkardı. Benim bundan Nisan'da haberim olduğu için ilk sayısını alamadım. Daha sonra baktım ki Idefix'te derginin ilk sayısı satışta. Hemen sipariş verdim. Beni bilmem kaç gün beklettiler ve sonunda yayınevinin derginin ilk sayısını çıkartmadığını söylediler ve siparişimi iptal ettiler. Ben de napayım ne edeyim derken Twitter aklıma geldi ve 2-3 gün elinde fazlalık olan varsa bana yollasın gibilerinden tweetler attım. Neyse yollayacak olanlar çıktı. Yollarım deyip ses çıkarmayanlar falan çıktı derken bir gün bir link geldi, Idefix yeniden satışa başlamış ilk sayıyı. Dedim başka insanları uğraştırmaktansa 5 TL'lik dergiye 6 TL kargo parası ile siparişimi verdim. Hemen kargoya verdiler. Dün ben okuldayken kargocu gelmiş, tabii beni bulamadı evde. Aradı telefonla. "Hocam napalım, nereye bırakalım?" dedi. Ben de "Bizim evin orada blablabla kırtasiye var. Oraya bırakın." dedim. Neyse bırakmışlar. Bugün kırtasiyeye gittim. Orada çalışan adam "MNG'den tek kargo geldi. Onun da sahibi aldı gitti." dedi. MNG'yi aradım. "O tek kargo sizindi." dediler. Adama döndüm "Benim kargoyu başkası almış." dedim. Adam bana döndü "Kameralardan bakarız kimin aldığına." dedi. İşte böyle arkadaşlar. Benim sormak istediğim şu: Bana bu derginin birinci sayısını okutmamak gibi bir niyetiniz mi var? Ne yazıyo lan orda? Emre'nin 6 ay ömrü kaldı falan mı yazıyo? Benden saklıyo musunuz gerçekleri? Amk 2 yıldır aynı sistemle çalışan kargocu-kırtasiye-ben düzenini bozan ibne kim? Hadi yanlışlıkla aldıysa bugün neden geri getirmedi dergiyi. NİYE LAN NİYE? Ama dur yarın kameralardan bakıcaz. İşte o zaman seni bulacam oğlum.

18 Nisan 2013 Perşembe

Bayburt meselesi

Yazının basın açıklaması şeklinde olacağına dair bir his var içimde ama daha samimi bir ortam oluşturmak adına şunları buraya bırakıyorum: lan, pipi, kuku, taşak...

Şimdi gelelim Bayburt meselesine. Öncelikle meselenin çıkış noktasına değinmek istiyorum. Ben kendilerim 10 yıldır memleketimden, evimden uzakta yaşayan biri olarak "Memleket nere?" sorusuyla muattap olmuş bir kişiyim. Asıl sorun bu soruda değil bundan sonra gelecek olan karşıdaki kişinin "Benim orada falanca falancam var." muhabbetlerinde. Bir gün yine kendim gibi 10 yıldır memleket dışında yaşayan bir arkadaşımla konuşurken konu buraya geldi. İkimiz de aynı olaydan yakınmaya başladık. "Oğlum birisinin de bizim orada bi akrabası olmasın." cümlesinde birleştik. Yalnız baya bi sinirliyiz. Yetti lan yetti boyutunda. Muhabbet böyle ilerlerken arkadaşım "Bayburt diyelim lan memleketimize. Oğlum Bayburt'ta kimsenin akrabası yoktur. Tanıdığının olması bile çok zor ihtimal." dedi. Bu söylediği içimde öyle bir ferahlık yarattı ki "Ohahahaha harbi lan. Öyle diyelim." deyiverdim. Muhabbet o gün burada kapandı. Biz de gayriresmî olarak memleketlerimizi Bayburt yaptık.

Aradan 1-2 ay geçtikten sonra kurtarıcımız Bayburt benim ilgi alanım oldu. İnternette gezinirken zaman zaman kendimi Bayburt'un fotoğraflarına bakarken buldum. Tarihçesini araştırdım kimi zaman. Orada Baksı Müzesi adı altında muazzam bir yerin olduğunu öğrendim. 3. lige çıkma yolunda Bayburtspor taraftarlarıyla sevindim sosyal medyada. Kısaca kendimi iyice Bayburtlu gibi hissetmeye başladım. İlk olarak memleketim Bayburt'la ilgili "-Nereye gidiyorsun? +Bayburt'a gidiyorum. -Ooo. Gelirken bize (DÜŞÜNDÜ DÜŞÜNDÜ VE BAYBURT'UN NEYİ MEŞHUR BULAMADI) bi şeyler getir." tweetini attım ve olay bundan sonra koptu gitti. Zaman zaman Bayburt haberleri paylaştım. İnsanlar Bayburt ile ilgili karşılarına çıkan Bayburt Pazarı'ndan tut, Bayburt'la ilgili test soruları gibi şeyleri benimle paylaştılar, ben onları takipçilerimle paylaştım ve bol paylaşımlı bir ortam oldu.

İşte olay bundan ibaret. Ben Bayburt'ta doğmadım. Ailemden kimse Bayburtlu değil. Bayburtlu tanıdığım yok. Olay şu ki: Ben kendimi Bayburtlu hissediyorum. Aynı dünyadaki 1 milyon Bayburtlu gibi.

14 Nisan 2013 Pazar

34. gün

Anahtarlığındaki iki anahtarın hangisinin üst kapıyı açacağına dair oynadığın küçük oyununu bırakmışsın. Yüzde elli şansa olan inancının yüzde otuz üçe karşı olandan daha zayıf olmasını zor kabullensem de sana olan inancım sonsuzdu biliyosun. Yine fark etmiyorsun ama içeri girdiğin gibi anahtarı montunun cebine koyuyorsun. Muhtemelen yarın o montu giymeyeceksin ve evden çıkarken dakikalarca anahtarı arayacaksın. Yine bir konu hakkında onlarca boş kelime sarf ettim değil mi? Dua et de olayı kalbimin anahtarına bağlamadım.


İlk yöneldiğin yerin mutfak olması şaşırtmıyor beni. Bir insan kendini sandalyede nasıl rahat hisseder? Ağlıyor musun? Dursana daha erken. Gece uzun. Ben yokum. Hem mutfak ağlamak için hiç uygun bir yer değil bence. Soğan da doğramıyorsun ki zaten. Ha soğan demişken ne yiceksin bu akşam. Şey yani ne sipariş edeceksin bu akşam? Ağlamasana.

“Biraz dışarı çıkalım mı?” Çık bence. İnsanlar senin iyiliğini düşünüyorlar. O adamı sevmesem de çık yani. Muhtemelen sana “Ölenle ölünmüyor, hayat devam ediyor.” gibi şeyler söyleyecek. Sana anlamsız gelecek hepsi ama bir zaman sonra içinde anlam kazanacak. Çıkmıyosun. Defterimizi açıyorsun ve yazmaya başlıyorsun:

“Bugün gidişinin 34. günü. Aslında buna gidişin demek istemiyorum. Gidişimiz desem daha doğru. Ben seninle tanıştığımın 34. gününü dün gibi hatırlarken gidişimizin 34. gününü nasıl kabullenebilirim. Neden bu kadar plan yaptık birlikte? 34 günde adı Kaan olan kaç küçük çocuk gördüm biliyo musun? Bizden başka kimsenin dinlemeyeceğini düşündüğüm o şarkıyı sürekli duymamın sebebi ne? En sevdiğin tişörtünün aynısını giyen insanların sayısı nasıl olur da bu kadar çabuk artar? Bazen gerçekten anlamıyorum. Her “Hayat devam ediyor.” denildiğinde “Sikeyim böyle hayatı.” diyorum içimden. Seni çok özledim lan Cankuli. Bak yine güleceğim geliyor böyle deyince. Aklıma o “Bana bundan sonra Cankuli desene.” deyişin geliyor. Ölümün şakasını yaparken sen değil miydin beni susturmaya çalışan. Keşke hiç ses çıkarmasaymışsın. Belki az da olsa normal gelirdi o zaman. Şimdi çok bok.”

2 Nisan 2013 Salı

Gerçek kesit #3

Yine yeni yeniden bir attırmalı yazı ile karşınızdayım. Bu yazı türünün en zor kısmı ilk cümle. Ohoooo direkt yazar moduna girdim. İlk cümleeeeee. Evet ilk cümleeeeee. Onu yazdıktan sonra gerisi geliyor. Ha bu arada Türkçemizde gerisin geri diye bir zarf var. En sevdiğim kelime gruplarındandır kendileri. Kullanmadığım şeyleri severim gibisinden bir şey de mevcut aslında hayatımda. Hani böyle elini kaldırmadan mektup zarfı yapmaya çalışıyoduk küçükken. İyiydi o. İkinci sınıfta el yazısı öğrenirken öğretmen "El yazısı yazarken el kağıttan kaldırılmaz." derdi. Ben de o zamanlar inadına sürekli kaldırırdım. Kendi kendime de "Bak kaldırıyorum işte." derdim. Deniz Baykal swf tıkla. Neyse konumuza dönmek gerekirse eğer belirli bir konumuz olmadığını görüyoruz. Bakmakla görmek farklı şeymiş. Böyle klişeler sizi de çok sıkmıyor mu lan? Yani böyle tam ciddi bir ortamda birisi bu tarz şey söyleyince benim gülesim geliyo. Bakmakla görmek farklı şey. Hayır bi de aklıma "Vakvakla ördek aynı şeydir." cümlesi geliyo öncelerden okuduğum. Yalnız bi yerde okudum. Lütfen. İnternette falan görmedim. Bi yerde okudum. İnternette görünce seviye düşüyor. Bir yerde okudum deyince sanki bütün gün kafayı ansiklopedilerden kaldırmıyormuşsun gibi oluyor. Yine kaldırmak dedim lan. Kopamadım konudan. Şey bu arada ansiklopedilere noldu ya? Ben küçükken bizim evde çok vardı. Ana Britannica, Temel Britannica, Gençlik Ansiklopedisi falan filan. Çocukluğum bunlarla geçti lan benim. Açar okurdum salak salak. Sen çocuksun oğlum git çizgi film izle. Hayır ben illa bunları okurdum. Arkadaşlarım sokağa çağırırdı. Ben "Gelmicem ben ansiklopedi okucam." falan derdim de demezdim tabii. Son dediğim sokak muhabbeti şaka. Sokak çocuğuyduk kank. Bunlar babadan oğla nesil. Nesiller boyu güven. Türk öğün çalış. Çalış. Çalış. Çalış.

Yazma süresi: 13 dk

31 Mart 2013 Pazar

Yer imlerim

Biraz kendimi tanıtan, biraz hoşlaştığım şeyleri belirten biraz da can sıkıntısından yazmış olduğum bir yazı ile karşısınızdayım. Bu yazı da benim uzun süredir kullandığım yer imlerimi paylaşıcam. Canımın sıkıldığı anlarda soluğu aldığım şeyler. O yüzden kırmızılı şeylere istediğiniz şekilde tıklayabilirsiniz. Hepsi yeni pencerede açılacak.

İlk bölüm "Favoriler" diye bir bölüm. Aslında en çok kullandığım internet sitelerini kaydetmek için kullanacağım bir klasörken şimdilerde karman çorman bir şey oldu. Facebook ve Twitter'ın ardından bu klasörde karşımıza ilk olarak "Meireles koçum benim" çıkıyor. Fenerbahçe için aşırı anlamlı bir goldü ve spiker de mükemmel coşmuş gol sonrasında. Bir sonraki yer imimizde ise yazıda bol bol karşılaşacağımız inci swf'lerin ilki geliyor: Şakirt Detected. Ardından Hababam Sınıfı'ndan Ahmet gelsin o zaman. Biraz şarkı arası vermek gerekirse bu şarkıyı ilk kez mserdark aracılığyla duymuştum, onu koymuşum yer imlerime: Özdemir Erdoğan-Vitrin. Of sıradaki yer imi benim hayatım ya. Bayılıyorum var ya. Bak yine insanlıktan çıktım. Çocukluğunu anlat deseler bunu paylaşabilirim: Euro 96 Offical Sticker Album Panini. Yine cıvıtıyoruz ve şimdi yine bir inciswf olan "eppek var mı panpa" geliyor. Hemen ardından "Yav he he" gelsin şimdi de. Sonra şöyle bi blog bulmuşum. Her gün bir tane güzel şarkı paylaşıyormuş. Sevmişim ve eklemişim: http://1sarki.tumblr.com. Ve bu klasörün son yer imi Fecile Günlükleri. Gerçekten son dönemde beni en çok etkileyen yazı diyebilirim. Her hafta bir kere okurum kesintisiz.

İkinci bölüm torrentler ve her ne kadar ikisini kullanmasam da eklediğim 3 Türk torrent sitesinden oluşuyor. Onları paylaşayım sizinle. Muhtemelen üyelikler hâlâ davetiye yoluyla oluyor. En sevdiğim Bitturk. Sonra Turktorrent ve Leechturk.

Üçüncü bölümde mail adreslerim var. Yeri gelmişken onu da hatırlatayım: tekerleklibavul@gmail.com

Dördüncü bölüm alışveriş bölümü olmuş. Yalnız bildiğimiz elektronik eşya alışverişi bölümü olmuş. Aslında arada bir kıyafet sitelerine de göz gezdiriyorum fakat gerek görmemişim demek ki. Siteleri paylaşayım o zaman hemen: Vatan Computer. Vatan Bilgisayar'dan bugüne dek 2 kez alışveriş yaptım. İkisinden de memnun kaldım. Hatta ne faturam ne garanti belgem vardı ama yine de e-fatura ile telefonumu tamir etmişlerdi 29 gün sürse dahi. Sonrasında Hepsiburada var. Buradan çok alışverişim oldu ve hiç problem yaşamadım. Hatta daha bugün Knorr çorba sipariş ettim 76 kuruşa. Sırada Ereyon var. Burası diğer alışveriş siteleri kadar gözde olmasa da benim favorimdir. Bilgisayarımı aldığım yerdir. Şöyle anlatayım. Bundan 3 buçuk sene önce laptop almıştım burdan. Şarj aletinde bıcır bıcır bir ses. Sinir bozucu bir şey. Neyse forumlarda araştırdım ve bu sesin çoğu insanın şarj aletinde olduğunu gördüm. İşte insanlar Teknosa'ya gittiklerinden ve oraların hatayı kabul etmediklerinden falan bahsediyolar. Ben bi mail attım Ereyon'a. 10 dk. sonra hemen telefonla aradılar beni. Hemen kargoyla karşı ödemeli yollayın, değiştirelim dediler. Dediklerini yaptım ve 3 gün sonra sapasağlam şarj aletim gelmişti. Müşteri hizmetlerindeki Şebnem Hanım'a selam. :D Sonraki site ise Hızlıal. Bu siteden de çamaşır makinesi almışlığım vardır. Sorunsuzdur. Yalnız bu yazıyı yazarken şunu fark ettim ki ben alışveriş siteleriyle hiç sorun yaşamamışım ya. Süpermiş bu. Son sitem ise Gittigidiyor olmuş. Profil fotoğrafımdaki tişörtü burdan açık arttırma ile almıştım seneler önce. :D

Beşinci bölüm "emo" adlı bir bölüm. Adımın kısaltması bir bölüm. Ağırlıklı şarkılı, türkülü bir bölüm. O yüzden dırdır etmeden şarkıları paylaşayım önce: 
Şarkılarımız bu kadarmış. Bunun dışında da "Dedikleri Anlaşılmayan Adam" swfsi nasıl girmişse girmiş bu klasöre.

Altıncı bölüm ise "Haberler" diye bir bölüm ve içerisinde Radikal ve Hürriyet gazetelerinin internet siteleri var.

Yedinci bölüm ise en karışık bölüm olan "Siteler" bölümü. Bunları gruplayıp paylaşmak gerekirse şarkılardan türkülerden başlayayım yine:
İnciswfler (+18)

Sanırım bu kadar yeter. Aslında aralarda daha bir sürü gereksiz şey vardı fakat adı üstünde gereksiz işte. Gereksiz amk. Yakşamlar.

19 Şubat 2013 Salı

Gitmeyeydin iyiydi

“Seni sonsuza dek sevicem.” derken ciddi miydi lan acaba? Dur biraz bunu düşüneyim. Tabii sonsuz derken ne demek istemişti. Limit falan. Heeee çok komik amk. Şimdi bir insan, bir insana neden bunu der acaba? Kaybetme korkusu muydu ona bunu söyleten? Belki de bi an içinden söylemek geldi. Bu kadar düşünmemi gerektirecek bir şey yok. Eğer çok gerçekçi ise ve gerçekten beni sonsuza dek sevecekse de düşünmemi gerektirecek bir şey yok. Gitti.

Perşembeleri çok severdi. Benim nefret ettiğimi bildiği hâlde. Cumayı hatırlatıyormuş ona. “O zaman çarşamba da perşembeyi hatırlatıyor. Onu da sev. Hatta salı çarşambayı. Pazartesi salıyı. Aaaa sendromu da siktik bak.” dediğimde üstüne basa basa komik olmadığımı söylerdi. Aslında bana gülerdi. O da mı numaraydı lan? İnsan yalandan güler mi amk? Eğer öyleyse ebesinin amı diyorum ama gerçi bu kadar düşünmemi gerektirecek bir şey yok. Eğer bana gerçekten gülüyorsa da düşünmemi gerektirecek bir şey yok. Gitti.

En büyük kavgamız corn flakes yüzünden çıkmıştı. Sütün içinde corn flakesi çok bekletiyomuşum. Yumuşak oluyorlarmış. Bi boka benzemiyormuş. E amk yumuşamıcaksa neden süte koyuyoruz biz bunları. Atalım ağzımıza üstüne de süt içelim. Corn flakesten girdik kuzeninin sevgilisinden çıktık. Gerçekten biz bunu nasıl başardık lan? Yani üçüncü dünya ülkelerinin dünya ekonomisindeki payını tartışıcaz diye korkmuştum. Evi terk etti o gün. Mutfaktaki her yana saçılmış corn flakesleri de arkasında bırakarak. Ben de yerden toplayıp yedim hepsini çerez niyetine. Cırcır olacağımı falan da düşünmedim. Sanırım ayrılık insana cırcırı bile düşündürtmüyor.

Bir gün yine doğmayacak çocuğumuza isim düşünüyoruz. Ben diyorum, dedemin ismini koyalım. Dedenin ismi ne, diyor. Berke Deniz, diyorum. Hahahahahah çok gülüyoruz amk. Bu kadar salakça bir şeye bile baya bi gülüyoruz. Ninemin ismi Ceylin Su. Sonra erkek olursa Saadettin, kız olursa Vasfiye koymaya karar veriyoruz. Koymayan orospu çocuğudur, deyip de işi ciddiye bindiriyoruz. Vasfiye Acar. Saadettin Acar. Oha süper oldu, diyoruz. Ağlıyoruz amk. Gülmekten ağlıyoruz.

Şimdi ne sikimi yiyo acaba? Arzu’ya anlatıyodur yavşak yavşak, öyle olması gerekiyodu, ikimiz için de doğru olan buydu. Heh hayatımızdaki her şey doğruydu da bi biz yanlıştık. İyi bari sayende kurtulduk. Neyse lan gitmeseydin iyiydi aslında. Yani ne bileyim. İster istemez düşünüyorum geçmişi. Tamam tamam. Bence en iyisi sikeyim ben geçmişi. Öptüm. Kendine çok iyi bak.

27 Ocak 2013 Pazar

Anne

@tekerleklibavul:

-Annelere göre su bardakları 3'e ayrılır: Günlük su bardakları, misafirlere özel su bardakları, dokunulmazlığı olan vitrindeki su bardakları.
-Çocuk Facebook'ta resim ekleyip yorumlara cevap yazarken içeri anne girer ve "Ayarla da Şerafettin dayınlarla kameradan konuşalım."
-Allah korusun kaza yapsam yerde yatarken annem yanıma gelir "Hadi kalk da yerine yat." der.
-100 bin kere söylesem de laptopun şarj cihazının kablosuna takılacaksın değil mi anne? O yüzden ben susayım da sen rahat rahat takıl.
-Duşta bağırarak şarkı söylerken annem "Toplucan cinleri başına." diye kızdı. İçimdeki Amerikan öldü.
-Balkondaki o işe yaramayan ve senelerdir orada duran eşyalar benim olsaydı çöpe atardın değil mi anne?
-Misafir terliği, misafirlere özel su bardağı, misafirlere özel havlu... İstemiyosan söyle ben çıkayım yani evden anne.
-Anneme "Şükran Günü ne zamandı ya?" diye sordum. "Yok yok Şükran teyzenlerde değil bu hafta altın günü." dedi. İçimdeki Amerikan öldü.
-Fırıncı "Ohhh bak sana sıcacık ekmek veriyorum." dedi. "Abi nasılsa eve gidince annem bayatları yedirecek." dedim. Sarıldık. Ağlaştık.
-Annem mutfaktan yemeğe çağırdığında ilk seferinde sofraya gittim. "Yavruuum" dedi. "Anaaam" dedim. Sarıldık. Ağlaştık.
-Annemin beni bilgisayardan kaldırmaya çalışırkenki "Senin o. Bir yere kaçmıcak." sözüne her seferinde gülüyorum lan
-Evde yapılan ayranın markette satılan ayrandan daha güzel olduğunu düşünen canlıya "anne" denir.
-Bir anne atasözü der ki:"Onu boz da rahatla."
-Anneme "Domestos mu çocuğun mu?" diye sorsalar kendime hiç şans tanımam.
-Aileyle çıkılan tatillerde kutu kola, yarım litrelik su kavramı yoktur. Anne önde oturur ve şişeden herkesin bardaklarına doldurur.
-Bir anne atasözü der ki: "Buzdolabındaysa bir şey olmaz."
-Bir anne atasözü der ki: Sen anca paraları onlara harca.
-Burnum akıyo ya. +Klimadan olmuştur o. -Belim de ağrıyo. +Klima yapıyo işte. -Canım sıkılıyo off. +Klima yüzünden. -Anne bi dur ya allasen.
-Bilgisayarda kız fotoğrafı açtığım anda, normalde uzağı görememekten şikâyet eden annem, odanın diğer ucundan "Aaaa kim o kız?" diyo.
-Ya anne verdiğin şeyi bi yere götürmek koymuyor da mor renkli BİLLİOĞLU TUHAFİYE torbasına koymasan o şeyi iyi olcak yani.
-Bir anne atasözü der ki: Basma o eşiğe.
-Bir anne atasözü der ki: Altına bi tepsi alsaydın.
-Bir anne atasözü der ki: Sen bana hiçbir şey anlatmıyosun.
-Mısır güzelmiş, hepsi patladı. (Annem Wilde)
-En büyük tehdit "Anne ben yemek yemicem." dediğimde, annemin "Bak sonra senin için ayrı sofra kurmam." demesi.
-Bebekken suluğu, ilkokulda matarayı daya ağzımıza. Ondan sonra evde su şişesini kafaya dikince adam öldürmüşüz gibi bağır. Olmaz anne bu iş.
-Bir şeyler yerken altına tepsi almamıştım. Annem gördü bir şey demedi. Anne dedim. Oğlum dedi. Tepsi dedim. Boş ver dedi. Sarıldık ağlaştık.

18 Ocak 2013 Cuma

Taşkın abi

Çevremde benden bi adım ötede olan çok insan olmuştur hayatım boyunca. Kimi zaman da idollerim olmuştur tabii. Bazen bu idol aileden biri, bazen akrabalardan biri, bazen de çevreden biri olmuştur. Size şimdi çocukluk idollerimden biri olan Taşkın abiden bahsetmek istiyorum.

“Atlama abijim sakin ol ame ya”

Ahahahahaha çok komikmiş Taşkın abi ya, nerden buluyosun böyle şeyleri?

“Şimdi size Kötü Kedi Şerafettin’i okucam”

Hadi hadi oku çabuk Taşkın abi.

Tam olarak tarih veremicem ama ilkokul çağlarındaydık işte. O yaşlarda neler yapardık? Sokak oyunları, kavga etmeler, ağaca dalmalar falan… İşte bizi o dönemde diğer çocuklardan farklı kılan şey Taşkın abiydi. Okulun bahçesinde toplanırdık akşamüstü. Bazen birimiz oyundan sıkıldığında “Taşkın abi bize karikatür okusana ya.” derdi ve ardından onu desteklerdi herkes “Evet abi yaaa, hadi abi yaaa, al evden gel hadi yaaa” Taşkın abi ısrarlara dayanamaz ve evinden dergi almaya giderdi. Şimdi dergiyi de sadece “dergi” olarak kullanmak istemiyorum, çünkü o dönem dergi denince akla farklı şeyler gelebiliyordu ama çocuktuk lan. Bizden 3 yaş büyük Taşkın abi dergisiyle geldiğinde herkes etrafına toplanırdı. Ona en yakın olmak esprilere en çok gülmeyi gerektiriyordu ya da küfürlere. İşte Taşkın abi sayesinde öğrenmiştim Robinson Crusoe ve Cuma’yı, Kötü Kedi Şerafettin’i. O zaman öğrenmiştim Leman’ı, Lemanyak’ı.

Şimdi düşünüyorum da Taşkın abi entelektüelliğin simgesiymiş bizim için. Bir gün evine gittiğimde onun mizah dergisi koleksiyonunu gördüğümde ağzım açık kalmıştı mesela. Sadece mizah dergileri değil bilim dergileri falan da okurdu. Hatta bir keresinde Taşkın abiye nasıl özenmişsem gidip mizah dergisi almıştım. Hiç unutmam adı “Hoşaf”tı. İşte eve geldim okucam onu. Bi açtım içini çıplak kadınlar falan var. Yo yo porno dergi değil. Şu “ara beni, ulaş bana” tarzı 0900’lü reklamlar. Nasıl korkmuştum annem, babam görecek diye. Bunu napayım nereye saklayım diye düşünürken aklıma evin çatısı gelmişti. Çünkü çöpe atmak istemiyordum ama kimsenin görmesini de istemiyordum. Bi kiremiti kaldırıp altına sokmuştum dergiyi. Yine Taşkın abi olamamıştım.

Acaba napıyor şimdilerde Taşkın abi. Facebook’a adını yazıyorum belki bir ortak arkadaştan bulurum diye ama sonuçsuz. Belki Twitter’da yazıyodur bir şeyler. Eğer bu yazıyı okuyanlardan Taşkın adında bir tanıdığı olan varsa bana ulaşsın. Kardeşinin adı Kerem. Ha bu arada dergiyi kiremitin altına saklamıştım ya ben. Orada unutmuşum onu. 3-4 sene sonra çatıyı aktarmaya gelen işçiler bulmuştu ve bana vermişlerdi. Nasıl utanmıştım lan. Hemen çöpe atmıştım bu sefer.