29 Nisan 2017 Cumartesi

Suspus Oldu Sazendeler Bu Gece

Hafta sonları dışarı çıkmaktan pek hoşlanmıyorum. Yapılabilecek bütün aktivitelerimi hafta içi iş çıkışına sığdırmaya çalışıyorum. Olası bir Fenerbahçe maçı dışında beni dışarıya çıkarmak zordur. Çıkarmaya çalışanlara da güzel bahaneler buluyorum.

O hafta da cuma günü hafta sonuna dair planlarımı yapmıştım. Film izle, bir şeyler yazmaya çalış, maç izle, sığır gibi yat, dizi izle, sosyal medyada takıl… 

Cumartesi günü öğle saatlerine yakın uyandım. Yalnız kahvaltı yapmaktan nefret ederim. O yüzden sokağın köşesindeki sulu yemekçide kuru-pilav yiyerek güne başladım. İnsana yalnız kahvaltı yapmak koyuyor ama yalnız kuru-pilav yemek o kadar da koymuyor. Neyse karnımı doyurduktan sonra eve geldim. Futbol izledim. Sıkıcıydı. Ardından dizi izledim birkaç bölüm. Yok, olmuyor. Ben sanat filmi izlemeyi çok severim. Hatta sanat filmlerini sinemada izlemeye bayılırım. İşte o gün de aklıma Ekşi’de Sarmaşık filminin yorumlarını okurken en az onun kadar iyi olduğu söylenen Abluka geldi. Şöyle bir bakayım gösterimde olduğu yerler var mı derken Taksim’de bir sinemada filmin tek seansta saat 21.00’de gösterildiğini gördüm. Sözde dışarı çıkmayacaktım hafta sonu. Ama dayanamadım. Hemen tüm planımı değiştirdim. Taksim’e gider, bir şeyler yer, ardından mis gibi filmimi izler, gece dönerim… Yeni planım beni oldukça mutlu etmişti. 

Taksim’e doğru yola çıktım. Tramvayda giderken aklıma bir tweet geldi. “Miskin miskin otururken üstüme bir hayvanlık geldi ve şu an Taksim'e Abluka denen filmi izlemeye gidiyorum.” yazdım tam olarak. 5 dakika sonra bir DM geldi. “Ben de gelicem.” diye. Ulan şimdi gel desen dert, gelme desen ayrı dert, diye düşünürken “Gelebilirsiniz.” dedim. Ardından 5 dakika sonra “Şaka şaka gelmicem. İyi eğlenceler.” diye cevap geldi. Amk salağına bak taşşak geçiyor benle, diye düşünürken de “Teşekkür ederim.” dedim. 

Taksim’e varıp yemeğimi yedikten sonra yine aynı kişiden bir mesaj geldi: “Ya ben çok gelmek istiyorum da yanımda kuzenim var. O da gelse sorun olur mu?” demiş. Hayır ben seni o kadar iyi tanıyorum ki gelsin tabii kuzenin de gelsin, amcana, dayına söyle, onlar da gelsin amk, siz hepiniz ben tek. “Gelebilirsiniz.” diye cevap attım yeniden. “Senden bi şey isticem ama. Olmaz dersen okey. Anlarım. Benim sevgilimmiş gibi davranır mısın kuzenimin yanında?” diye mesaj attı. Allah’ım diyorum bu nasıl bi sınav? Neyse battı balık yan gider “Tamam. Denicem.” dedim. Neyi denicen amk? Sen bilirkişi misin? Sen uzman mısın? Sen kimsin lan? O sırada sinemanın adını, filmin saatini falan sordu, söyledim. Bana çok teşekkür etti. Ben de salona doğru yola koyuldum. 

Galatasaray Lisesinin arkasındaydı sinema. Hemen vardım. Sinemanın tam karşısında canlı müzik yapan bir mekân vardı. Kapının önündeki adamların içeriye nasıl müşteri çektiklerini izlerken zaman çabuk geçmişti herhâlde. “Merhabaaa” diye bir ses duydum. Harbiden gelmişti mesaj atan kız, yani sevgilim, yanında da Suavi. Evet evet bildiğimiz Suavi. Oğlum kızın yanında Suavi’nin ne işi var amk? “Kuzenim” dedi Suavi’yi göstererek. Ben iyice sapıttım o an “Lan bir insanın kuzeni Suavi olur mu?” diye düşünüyorum. Tanıştığımıza memnun olurken “Ne kadar da çok Suavi’ye benziyorsunuz.” diyorum. “O bana çok benzer.” diyor. Gülüyorum bu dediğine ama o an “Suavi değil galiba.” düşüncesi aklıma yerleşiyor yavaş yavaş. “Yok yok değilim ben Suavi.” diyor. Amca o zaman niye böyle bir tarz benimsedin amına koyayım? Senin vizyonunu sikeyim afedersin ama. Aşırı yüksek bütçeli Suavi taklidi misin nesin sen acaba? Tabii bu arada hâlâ gülümsüyorum. “Ama çok benziyosunuz gerçekten.” diye kendimi tekrar ediyorum. Gülüşmeye devam ederek salona doğru yürüyoruz. Onlar bilet alırken Suavi bana dönüp “Sen istersen salona geçebilirsin. Bekleme.” diyor. “Ben senle güneşi bulmaya geldim, ürkme.” diyorum içimden. Elimle de Ronaldo’nun gol attıktan sonra yaptığı hareketine biraz benzeyen “Yok yok problem değil.” hareketimi yapıyorum. 

Salonda yerlerimizi alıyoruz. Filme olan konsantrasyonumu kesinlikle sağlayamıyorum. Aklımda sürekli Suavi var. Hâlâ o olmadığına inanmıyorum. Sesi de benziyor gibi sanki. Bir kadınla buluşmanın verdiği heyecanı bile yaşayamıyorum. Suavi ortamızda oturuyor. Hayır biz sevgiliysek Suavi neden ortamızda oturuyor? Arada bir filmle ilgili paylaşımlarda bulunuyoruz sessizce. Salonda bizden başka kimse olmamasına rağmen sessiz konuşmamız hoşuma gidiyor. Film bittikten sonra “Eeee nasıldı?” diye soruyor Suavi kızla ikimize. Ben beğendiğimi ama Sarmaşık kadar beğenmediğimi söylüyorum. Onlar da izlemişler Sarmaşık’ı. Bana katılıyorlar. Hatta kız “Sarmaşık’ı izlediğimiz salon daha güzeldi değil mi Emre?” diyor. “Evet.” diyorum. Bir yerlerde bir şeyler içmeye karar veriyoruz. Beşiktaş’a gitmek üzere yola çıkıyoruz. Bu arada kuzen Suavi Beşiktaşlıymış. Sessizce mırıldanıyorum onun şarkısının melodisiyle “Gücüne güç katmaya geldik. Formanda ter olmaya geldik.” diye. Kuzen Suavi beni siklemiyor. 

Beşiktaş’a geliyoruz. Mekânın birine geçiyoruz. Kız, başlarda Kuzen Suavi’ye onunla birlikte yaptığımız ortak şeylerden bahsediyor. Ben sürekli gülüyorum. Pot kırmaktan korkuyorum. Bu arada hâlâ Suavi diyorum ama kuzenin adının Nurettin olduğunu öğreniyorum. Çok düşündüler mi acaba bu adı? Yalan sana hiç yakışmıyor Yalıçapkını. O sırada mekândaki çalışanlara ve diğer insanlara bakıyorum “Acaba Suavi’yi tanıyacaklar mı?” diye. Kimseden beklediğim tepkiyi görmüyorum. Lan acaba adamı ben mi sadece Suavi olarak görüyorum? Bruce Willis’in aslında ölü olduğu aklıma geliyor ve helal olsun Burak Aksak, diyorum.

2-3 saat muhabbet ettik o gece mekânda üçümüz. Okuduğumuz okullardan, zamanında yaşadığımız şehirlerden, tanıdığımız insanlardan bahsettik. Muhabbetin sonlarına doğru Nurettin abinin Suavi olmadığını kabul ettim iyice. İlk geldiklerinde hissettiğim ikisinin arasındaki soğukluk ilerleyen saatlerde eridi. Eski günlerden bahsettiler sürekli. Ben iyice pasif konuma düştüm. Ayrıca kızla da çok iyi sevgili olabileceğimizi düşündüm bütün gece. Keşke numarasını alsaydım diye de pişmanım hâlâ. Çünkü o günden sonra bir daha hiç konuşmadık. Sadece teşekkür etti ayrıldıktan sonra. Sabahına da baktım hesabını kapatmış. Neden sinemaya gelmek istedi? O adam gerçekten onun kuzeni miydi? Neden benim sevgilisi gibi davranmamı istedi? Hesabını niçin kapattı? İşte bunların hepsi cevabını sadece benim bildiğim sorular olarak öylece kaldı.

Eylül-2016

28 Şubat 2016 Pazar

Yıldızlar var

canım sıkılıyordu
evet canım sıkılıyordu
yorulmuştum artık
izne çıkmalıydım
uzun bir izne çıkmalıydım 
nereye gitmeliydim
hiç gitmediğim bir yere gitmeliydim
senin yanına geliyorum dedim
gel dedi
tamam dedim
onun yanına gittim
arkadaşım
çok eskiden beri arkadaşım
yeni atandı buraya
burası tatlı bir kasaba
ben geldim
aldı beni 
sarıldık
özlemişiz
karnın aç mı dedi
ben hâlâ açım dedim
yemek yedik
telefonda konuşmadıklarımızı konuştuk
çok konuştuk
yedik ve çok konuştuk
o izin alamadı
olsun dedik
yedik ve çok konuştuk
sabah işe gitti
ben yalnız kaldım
her zamanki gibi
yalnız kaldım
notu okudum
tamam dedim
bir şeyler yedim
dışarı çıktım
insanlar
az insanlar
mutlu ama az insanlar
beni tanımıyorlar
mutlu ama az insanlar 
beni tanımıyorlar
yürüyorum
bir gariplik var
yıldızlar
evet evet yıldızlar
yıldızlar var
insanlarda yıldızlar var
neden insanlarda yıldızlar var
pardon
sizde neden yıldızlar var
bir gariplik var
evet bir gariplik var
eve döndüm
arkadaşım
arkadaşım eve geldi
bir gariplik var dedim
senden mi bahsediyoruz dedi
dışarı çıktık
yıldızlar var dedim
insanların başında yıldızlar var
yıldızlar artmış
herkesin başında iki yıldız var
sadece iki yıldız var
baksana dedim
arkadaşım
ne yıldızı dedi
yıldız yok dedi
var dedim
yok dedi
yıldızlar vardı
herkesin başında iki yıldız var
sabah bir yıldız vardı
şimdi iki yıldız var
bazılarında yok
neden bazılarında yok
neden bazılarında var
yıldızlar
kafayı yemişim ben
yıldızlar var
artıyorlar
arkadaşım
sabah işe gitti
ben yalnız kaldım
her zamanki gibi
yalnız kaldım
bir şeyler yedim
ben yalnız kaldım
yıldızlar
onlar yalnız değil
dışarı çıktım
artıyorlar
herkesin başında üç yıldız var
bazılarında hiç yok
eve döndüm 
arkadaşım
arkadaşım eve geldi
yıldızlar üç oldular dedim
dışarı çıktık
yıldızlar dört oldular
yıldızlar
bana inanmıyorlar
yıldızlar var
arkadaşım
sabah işe gitti
dışarı çıktım
yıldızlar beş oldular
artıyorlar
altı oldular
yedi oldular
sekiz oldular
dokuz oldular 
on oldular
eve dönmem lazım
kendi evime
kendi yaşadığım yere
yıldızların olmadığı yere
aradan 3 ay geçti
yıldızlar hâlâ aklımdalar
sevgilim geldi
albümleri karıştırıyoruz
eski albümleri karıştırıyoruz
bir fotoğraf var
eski bir fotoğraf
bir yer var
tanıdık bir yer
ben varım
annem var
babam var
artık yoklar
ama orada varlar
orayı hatırlıyorum
orada yıldızlar var
fotoğrafın arkasında bir not var
şimdi anlıyorum
yıldızlar var
yıldızlar hâlâ oradalar.

12 Ocak 2016 Salı

Kalem Kız

Açıköğretim fakültesi vizelerinde görevli olabilmek için başvuru yapmıştım günler önce. Çevremdekilerin “Fatih falan yaz. İstanbul Üniversitesinin bir sürü fakültesi o tarafta. Kesin çıkar.” demelerine aldırmadan sınav merkezine Beşiktaş yazdım. İçimden de “Fatih ne ulan?” deyip duruyordum. Gaziosmanpaşa’da yaşayan birisi için fazla iddialı cümleler kuruyordum yine. Evet sınav görevi çıkmış. Beşiktaş’ın göbeğinde, çarşının biraz üstünde bir ortaokul. 

Bünyem erken kalkmaya hiç alışık değildi. Bir şey yemeden, içmeden yola koyuldum. Cumartesi sabahı saat 7 buçukta otobüs bomboştu. Beşiktaş’a geldiğimde Beşiktaş’ın da boş olduğunu gördüm. Hatta hayatımda Beşiktaş’ı gündüz gözüyle ilk kez bu kadar boş gördüm. Okula gittim. Öğretmenler odasına girdim. Yaş ortalaması 500 falan. Beni gören “Tevellüt kaç senin yavrum?” diye soruyor. Görevli dedelerden birisi yanındaki teyzeye Mustafa diye birini anlatıp duruyor. İşte büyük adamdı da, olmasaydı olmazdık da falan diyor, kendisini görmüşlüğünden bahsediyor. Dedim “Amca da sağlam Atatürkçüymüş ha.” Sonradan öğreniyorum I. Mustafa’dan bahsediyormuş. Bina sorumlusu biraz genç. Biz gözetmenlere yaka kartlarımızı takıp salonlarımıza gitmemizi söylüyor. Salon başkanları kitapçıkları alıp ardımızdan gelecekmiş. Gelecek teyzeyi de gördüm öğretmenler odasındaki listede yerini imzalarken. Salona girdim. Bakımsız bir ortaokul sınıfı. Duvarlarda Word’de yazılmış şiirlerle, makalelerle dolu A4’ler var. Bir priz yapmışlar ki 1.80 boyundaki benim sandalyeye çıkmam gerekiyor kullanabilmek için. Okulun girişini görüyor sınıf. Gelene geçene bakıyorum. Sigara içenleri seyrediyorum. Arkamdan “Merhabaaa.” diye bir ses geliyor. Salon başkanının geldiğini anlıyorum. “Merhaba.” diyorum. Formları, kitapçıkları düzenledikten sonra biraz sohbet ediyoruz. Meslekte 45. yılıymış. İlkokul öğretmeniymiş. İçimden “Size yakında bi Doğu görevi daha çıkar. Yaşlıların 100 yaşından sonra yeniden dişleri çıkıyor ya hani.” gibi bi espri geliyor. Yapmıyorum tabii ki. Sürekli kendini övüyor teyze. İleri yaş öğretmen sendromu, diyorum ben buna. Öğrenciler yavaş yavaş gelmeye başlıyorlar sınıfa. Teyze hepsine 1. sınıf öğrencisi gibi davranıyor. Sınav sonunda kurdele de takar gibi geliyor. Saat 9.30’da sınav başlıyor. 11.30’da kazasız belasız bitiyor. Kitapçıkları formları poşete koyup bantladıktan sonra bina sorumlusuna teslim edip 2. oturumda görüşmek üzere ayrılıyoruz.

Okuldan çıktıktan sonra gidip bir yerlerde bir şeyler yedim. Ardından Kabalcı’ya gittim. Sanırım 1 saat falan geçirmişim içeride. 2. oturum için okula girerken salon başkanıyla karşılaştım. Kibarca birbirimizi selamladık. Öğretmenler odasında imzalarımızı attık. Gözetmenler yine öncesinde sınıflara girdi. Ardından salon başkanı geldi. Yine biraz sohbet ettik. Öğrenciler geldi. Sınav başladı. Bu sefer 30 dakika sürecekti sadece. Gelmeyen öğrencilerin formundaki “Sınava girmedi” kısmını doldurmak için kurşun kaleme ihtiyacım vardı. Gelenlerin masalarına şöyle bir göz gezdirdim. Herkes sınava tek kalemle gelmiş. Sadece kızın birisinde kalem kutusu var. Çaktırmadan soruyu bitirip diğer soruya geçmesini bekledim ve hemen araya girdim “Fazladan kurşun kaleminiz var mı?” diye. “Buyrun.” deyip kalem kutusundan bir kalem çıkardı. Kalemi aldım. Tek tek bütün sıraları gezip gelmeyenlerin formlarını doldurdum. Sınav bittikten sonra kitapçıkları, formları toplarken öğretmen masasının üzerinde kızdan aldığım kalemi gördüm. Salon başkanı da aynı anda görmüş olacak ki “Aaaa kızın kalemini vermedin mi geri?” dedi. Ters cevap vermemek için kendimi zor tuttum. “Vallahi unutmuşum hocam.” dedim. “Aman nolacak.” dedi. Onun bunu demesi sırasında ben de kendi kendime “Bu kalemi o kıza vereceğim.” diyordum. Formları kontrol ederken kızın adını soyadını öğrendim. Elimde bir olası bilgi daha vardı. Bu da kalemin üzerinde yazan “İSTANBUL AYDIN ÜNİVERSİTESİ” yazısı idi. Binadan çıktıktan sonra kızı hemen Facebook’ta arattım. Adı soyadı öyle bir şey ki bulmam çok zordu. Bir sürü profile baktım ama o yoktu. Adının soyadının sonuna üniversitenin adını yazıp Google’da arattım. Yine yok. Öyle denedim, böyle denedim. Kıza bir türlü ulaşamadım. Arkadaşıma anlattım olayı. “Aydın Üniversitesine gidicem.” dedim. “Lan oğlum saçmalama. Kızın Aydın Üniversitesinde okuduğunu nerden biliyorsun? Hadi okudu diyelim. Mezun olmadığı ne malum. Keşke T.C. kimlik no’sunu da alsaydın amına koyım. Belki bulurduk o zaman.” dedi. Güldüm. “Yarak, T.C. kimlik numarasını bildiğin kişiyi nasıl bulacaksın. Nüfusa gitsek, olayı anlatsak bizimle taşak geçerler.” dedikten sonra o aşamada kızı bulmaktan biraz vazgeçer gibi oldum. 

Eve geldiğimde kalemi televizyon sehpasının üzerine koydum. Baya şık durdu. “Lan acaba bu kızla İstanbul’da karşılaşma ihtimalim olabilir mi acaba bir daha?” diyerek kalemi alıp genelde taşıdığım sırt çantamın ön gözüne attım.

Aradan 2 hafta geçti. Üniversiteden bir arkadaşımla Çapa’da bir cafede buluştuk. Uzun zamandır görüşmediğimiz için anlatıyoruz da anlatıyoruz. Üniversitedeki ortak arkadaşlarımızdan hakkında konuşmadığımız kalmadı herhâlde. O sırada cafeye iki kız girdi. Hani bazen şöyle düşünürsün “Ben bu kişiyi tanıyorum ama nereden tanıyorum ya?” diye. İşte bu düşünce eşliğinde ben çıldırmaya başladım. Arkadaşıma da söyledim “Şurda oturan kızlardan bir tanesini bir yerden tanıyorum.” diye. Lise, üniversite, iş hayatı, sosyal medya… Bir türlü bir yere oturtamadım kızı. Bir zaman sonra vazgeçtim zaten ama arkadaşla konuşurken yer yer aklıma gelmedi değil. Arkadaşım Bulgaristan’dan araba alma planlarını anlatırken bir anda “Aha vallahi buldum.” dedim. Hiç sormadı, neyi bulduğumu falan. Anladı direkt. Dedim, açıköğretim sınavında ben bu kızın kurşun kalemini almıştım ve geri vermeyi unutmuştum. O kız bu. Çok şaşırdım tabii. Neyse ki sırt çantam da yanımdaydı. Arkadaşım kalemi görünce güldü. “Lan yanında mı taşıyosun kalemi?” dedi. Oğlum hissediyodum kızı bir daha göreceğimi, dedim. “Hadi git ver o zaman.” dedi. Kalemi aldım, kızların masasına doğru gittim. Kızla göz göze geldiğimizde onun da beni tanımasını bekledim ama bakışları baya ifadesizdi. 

-Bir şey sorucam. 2 hafta önce falan Beşiktaş’ta açıköğretim fakültesi sınavına girdiniz değil mi? 

-Şey, hayır. 

-A pardon. Ben karıştırdım o zaman. 

-Sorun değil.

Yanına döndüğümde “Vermemişin ya lan kalemi.” dedi arkadaşım. “Oğlum o değilmiş.” deyince bağıra bağıra gülmeye başladı. Gün boyunca kızla yaşadığımız diyalogu defalarca anlattırdı. Hayır ben de o olduğundan o kadar emindim ki onun olmaması ihtimaline karşı söyleyeceğim şeylerin hazırlığını bile yapmamıştım. Kalem yine bende kaldı.

Aradan 2 hafta daha geçti. 4 haftadır kalem bendeydi. Artık çantamda taşımayı da bıraktım. “Sikerler kalemini ya.” diyordum ama yine de Aydın Üniversitesine gidip öğrenci işlerine kızın bölümünü sormak geliyordu içimden. Ki kızın orada okuduğundan hâlâ emin değildim. Açıkçası kalem bende fazlasıyla takıntı hâline gelmişti. Zaten normalde de takıntısız birisi olduğum söylenemezdi. 

Kalemin bende kalışının 1. ayında kendimi metrobüste Aydın Üniversitesine giderken buldum. Elimde olan tek şey kalem ve kızın adı soyadı. Beşyol’da indim metrobüsten. Okula yürüdüm. Öğrenci işlerindeki kadına saçma sapan yalanlar uydurmadan olayı anlattım. Yardımcı olamayacağını söyledi. “Bari bu okulda okuyor mu, okumuyor mu? Onu söyleyin.” dedim. Gizlilik dedi, politika dedi, hiçbir şekilde bilgi vermedi. Çıktım öğrenci işlerinden. Bari üniversiteyi gezeyim biraz, dedim. İçten içe de “Belki karşılaşırım.” diyordum ama zor ihtimal. 2 saate yakın üniversitede zaman geçirdim. Ardından kendimi dönüş için yeniden Beşyol durağında buldum. Bir yere gitmem gerekiyordu. Son dönemdeki artan boğaz ağrılarım yüzünden annemle her konuştuğumuzdaki “Zencefil aldın mı?” sorusuna hitaben Eminönü’ye gitmeye karar verdim. Eminönü her zamanki kalabalıklığıyla oldukça can sıkıcıydı. Zencefili alıp çantama koydum. Karaköy’e doğru yürüdüm. Aklımda hâlâ kalem vardı. Üniversiteye gittiğime de çok pişman oldum o anda. Kalemi çantamdan çıkardım. Kırdım. Haliç’e doğru fırlattım. Yine başarısızlıkla sonlanan bir hikâyem olmuştu. Biraz unutmak adına Beşiktaş’a arkadaşımın yanına içmeye gitmeyi düşündüm. Beşiktaş’ta olduğundan da emin değildim. Telefonumu çıkardım onu aramak için. Facebook’tan bir tane mesaj isteği gelmişti. “Kim acaba bu dallama?” diye düşünürken mesajı okumaya başladım. Hemen bitti mesaj. Ben de bittim. 1 saat önce yollanmıştı ve içinde ağzıma sıçan efsane bir şey yazıyordu: “Kalemimi vermeyi düşünmüyorsunuz herhâlde? :)” 

18 Aralık 2015 Cuma

Gene mi amcalar?

Okuldan çıktıktan sonra sinemaya gitmeye karar verdim. Hafta sonunu beklemem biraz riskli olurdu çünkü. Günlerden perşembe. Yarın film gösterimden kalkabilir. Bilgisayarım önümde açık. Filmin festival filmi olduğu için çok az salonda gösterime girdiğini biliyordum. Bana en yakın salon 1 saat uzaklıktaydı. Olsun, dedim. Okuldan çıktıktan sonra koştura koştura tramvaya gittim. Acelem vardı. Evet çünkü film akşam tek seansta gösterimdeydi. İş çıkışı toplu taşıma araçları nefretlik bir durum. İki aktarmadan ve kısa bir yürüyüşten sonra filmin gösterimde olduğu AVM’ye geldim. X-Ray’den geçerken sırt çantamı bıraktım. Güvenlik, içindeki laptopu çıkarmam gerektiğini söyledi. Dedim, sinemaya geldim ve film şu an başladı. Laptop falan yine geveledi ağzında bir şeyler. Çantayı açarken, zaten öğretmenim, dedim. Çanta o kadar doluydu ki içindeki “En Ünlü Masallar” kitabı çanta açılır açılmaz yere düştü. Güvenlik “Tamam hocam tamam.” dedi. Bilet almak için kuyruğa girdim. 10 dakika gecikmeli olsa da filme yetiştim. Mutluluk bir. 

Salonda 4. kişi olarak yerimi aldım. Filmin ayrıntısına girmek gereksiz diye düşünüyorum. Yine de merak etmişsinizdir. Çok beğendim. Çıktıktan sonra bir şeyler yedim ve AVM’de kitapçı aradım. Aslında almak istediğim bir kitap yoktu. Sadece gezmek istediğim kitapçı vardı. İçeriye girdim. Kitapların olduğu bölüme girmeden dergilere bakmaya başladım. Umut Sarıkaya’nın Naber’i 3. sayısıyla karşımdaydı. Mutlululuk iki. Hemen aldım. Muhtemelen günler, aylar olmuştur 3. sayı çıkalı ve ben yeni görüyorumdur. Diğer dergilere bakmadım bile. Zaten çoğunu önceden almıştım. Sonuçta ayın ortasını bile geçmiştik. “Yılbaşında napıcam?” Kitapların olduğu tarafı da şöyle bir dolaştıktan sonra çıktım kitapçıdan. Ardından AVM’den. Metro istasyonuna doğru yürüdüm. Yolda şarkı söyledim kendi kendime. “Ne kadar da karanlık olan bir yol. O kadar karanlık değil aslında.” Sözleri etkili olmasa da şarkımı beğendim. Melodisi güzeldi. Bu arada çevrede hiç insan yoktu. 10 dakikalık yürüme mesafesinde gördüğüm yaya sayısı sadece birdi. Rakamla 1. Metroyu beklerken dergiyi açtım. İlk sayfadaki editörün okura seslendiği bölümü çok merak ediyordum çünkü. “Bu dergi gidici.” gibi düşünmeden edemedim. Metro geldi. 
Vagondaki bütün ters koltuklar boştu. Bir amcanın yanına oturdum düz gidebilmek için. Amca bir dahaki istasyonda indi. Yanıma bir kadın oturdu. Bakmadım nasıl birisi olduğuna. İkinci sayfadaki yazıyı okuyordum. “Bence dergi 5. sayıdan sonra bitecek.” dedi. Kafamı kaldırdım. Oooo dünyanın en güzel kızı da vagonumuza teşrif etmiş. Hoş geldiniz efendim. Bağcılar mı? Siz ayan ablalar mısınız? Gene mi amcalarsınız? Yahu ne işiniz var burada. Havaalanı metrosu olsa anlarım. Taksim metrosu olsa anlarım. Fünikülere zaten tamamım. Ama biz Bağcılar metrosundayız. Yolunu şaşırmış bir prenses. Vagondaki herkes o an potansiyel kurt. Kesin bu taraflarda uzaktan bir akrabası var ve Facebook’ta bunu çevrimiçi görünce hemen yazdı sohbetten o akraba. Evlerine çağırdı. Prenses de onlara yemeğe gitmişti. “Nerden biliyosunuz?” dedim. Dudaklarını büzdü, kaşlarını kaldırdı. “Son sayfayı okuduğunuzda anlarsınız.” dedi. Screenshot aldım o hareketini. Menü tuşuyla, ekranı kapama tuşuna aynı anda bastım. Tam da Stiiv Cobs yazısını okurken yaptım bunu. O sırada düşünmeye başladım: Hemen son sayfayı çevirsem mi, yoksa gülümseyip dergime dönsem mi, diye. Üniversiteden tanıdığım ve kadınlarla olan ilişkilerimde bana klişe lafı olan “İŞTE SEN HEP BUNDAN KAYBEDİYORSUN”u söyledi arkadaşım. Onun ne işi varsa burda. Son sayfayı çevirdim. Yine editörden bi mesaj vardı okura. Derginin 2016 yılı içerisinde biteceğini düşündüğüm hâlde bitmeyeceğini savunasım geldi o an. Dedim “3-5 yıl bitmez bu dergi bence.” Gülümsedi. Screenshot. “Şu edebi karikatürleri okuyor musun?” diye sordu. İlk iki sayıda istemeye istemeye okumuştum aslında ama okumuştum sonuçta. Bu arada ikinci tekil şahsa çok çabuk geçmedik mi? “Pek sevmiyorum ama okuyorum.” dedim. Sanırım mutlu oldu. “Ben direkt geçiyorum oraları.” dedi. “Biz de bu faslı direkt geçip sevgili olsak ya hemen.” diye düşündüm. Yoksa söyledim mi ya? Düşündüm evet. “Mantıklı.” dedim. Zaten onun yaptığı herhangi bir şey mantıksız olamaz herhâlde. Mantık yok olurken onun kapısını çalıp “Efendim ben çıkıyorum.” demeli. 

Sanırım muhabbetimiz bitti. Zaten metro değiştirmeye iki durak kaldı. “Nerde oturuyosun?” diye sordu. Bağcılar metrosunda olduğumuz için kendimde “Gaziosmanpaşa.” deme cesaretini kolaylıkla buldum. “Sen nerde oturuyosun?” diye sordum. “O benim sorumdu.” dedi. Gülümsedi. Bunun screenshot’ı vardı ama bi tane daha olsun diye yine screenshot. “Senin de okumanı böldüm. Kusura bakma.” dedi. Sen hep böl okumamı. Okutturma bana bir şey. Lanet olsun edebiyat. Kahrolsun Dostoyevski. Kafka’yı böcekler yesin. “Biliyo musun metroya ilk bindiğimde bu metrodaki yolcular arasında önceden Naber’i okumuş olan var mıdır acaba?” diye sormuştum kendime. “Ha evet sorunu duydum da geldim zaten.” dedi. Bu cevap beni biraz şaşırttı. Hangi ifade ile söyledi acaba, diye yüzüne baktım. Gülmüyordu. Kafamı çevirdim. Dayanamadım yüzüne bir daha dikkatli baktım. Yanıma ilk oturduğu andaki güzelliği yoktu artık. Hatta baya baya değişmişti. Bir yandan gülümsüyorum, bir yandan “Amına koyım noluyo lan?” diye düşünüyorum. Metro son durağa geldi o anda. Diğer metroya geçmem lazım. Az önce ne desem de diğer metroya kadar birlikte yürüyebilsek diye düşündüğüm kadından şimdi selam vermeden kaçmanın planlarını yapıyorum. “Diğer metroya mı?” diyor. “İvit.” diyorum. “Birlikte gidelim istersen.” diyor. İstemiyorum. “Olur tabii.” diyorum. Ücretsiz geçiş hakkımızı kullanıp diğer metroya geçiyoruz. Metronun kalkmasına iki dakika var. Bu sefer karşılıklı oturuyoruz. Yüzüne daha net bakma fırsatı doğuyor böylelikle. O an aslında onun erkek olduğunu fark ediyorum. “Ya yok artık.” diyorum içimden. Duraklara bakıyorum. 6 durak sonra inip tramvaya geçicem. İneceğim yere kalan durak sayısı azaldıkça ilk gördüğümde “Keşke sevgilim olsa.” diye düşündüğüm kadın git gide İbrahim Erkal tipli bir adama dönüşüyor. Diyorum “Acaba metroya ilk bindiğimde uyudum da bunların hepsi bir rüya mı? Birazdan görevli sarsarak uyandıracak beni.” Kendim uyanmaya çalışıyorum. Harbiden gerçek. 


“Böyle bir şey nasıl olur lan?” diye düşünürken nasıl olduysa İbrahim Erkal tipli adamla Gazi Mahallesi’ne rakı içmeye giderken buluyorum kendimi. Adam görmüş geçirmiş birisi belli. Anlatıyor da anlatıyor. 80’lerden giriyor. 90’lardan çıkıyor. Sivaslıymış. Ondan bahsediyor. Gemilere ilgi duyuyor herhâlde, diye düşünüyorum çünkü gemiler hakkında çok konuşuyor. Detaylara çok takılıyor. Kafamı sikiyor bütün gece rakı masasında. “Lan neler düşledik, şimdi gecenin sonuna bak.” diye düşünüyorum içimden. Rakının da etkisiyle dayanamayıp soruyorum. “Abi biz seninle ilk tanıştığımızda sen kızdın biliyo musun?” diyorum. “Yok be abim niye kızıcam?” diyor. Üstüne gitmiyorum. “Abi kalksak mı artık? Benim yarın okul var.” diyorum. “Vaaaaay. Umut abin mi? Okul mu? Söyle kardeşim. Umut abin mi? Okul mu?” diyor. Bu arada saatlerce konuştuğum adamın adının Umut olduğunu öğreniyorum. “Ne umutlarla yola çıkmıştık be abi? Sikeyim okulu.” diyorum. Meyhaneciden masaya bi 35’lik daha istiyoruz. “Bu sefer kime içelim kardeşim?” diyor. “Montla sıçan adama içelim abi.” diyorum. “İçelim lan pezevenk.” diyor. İçiyoruz.

11 Şubat 2015 Çarşamba

Bim'de girişteki iki kapının arasındaki boşlukta yaşayan bir böcek - 3

Özet:

Evde huzurunun bozulmasından sonra yeni yaşam alanı olarak Bim’de girişteki iki kapının arasındaki boşluğu seçen böceğimizi bir gün market çalışanlarından Talip Bey (Sarı Pipi) dışarı tekmeler. Bu tekme onu yıldırmaz ve yerine geri döner. Böceğimiz ekmek dolabındaki böceklerle birlik olur. Çünkü Sarı Pipi Talip belirli zamanlarda marketi ilaçlamaktadır ve ekmek dolabındaki böcekler zamanında çok kayıp vermiştir. Şimdi ise okuma bilen bir böcek sayesinde ilaçlama günlerinin listesine ulaşıp önlemlerini almaktadırlar. Bakalım böcekler Talip ile baş edebilecekler mi?

———

Talip ile baş etme planı hazırlamak için elimde olan 3 günü sürekli düşünerek geçirdim. Tabii ki bunun büyük bir kısmını baş aşağı durarak. Akşam olduğunda ekmek dolabının orada yaşayan böceklerin yanına gittim. Bando takımı kurmuşlar beni karşılamak için. “Bim’in dolabında böcekler yaşar, Bim’in dolabında böcekler yaşar, yaşa kapıdaki böcek paşa yaşa, adın yazılacak Peripella’ya.” diye bir marş söylüyorlardı. Hoşuma gitmedi değil. Sol ön bacağımı kaldırarak onları selamladım ve biraz yüksek bir yere çıkarak onlara doğru döndüm.

“Arkadaşlar.”

Cırcırıcırırıcırırıcır.

“Bugün burada toplanmamızın amacı.”

Cırıcırıcırırıcırırıcır. 

“Sarı Pipi’yi devirme…”

Cırcırıcırırcırcırcır

“Sikicem belanızı. Bi susun amk ya. Bi konuşturmadınız.”


Böceklerin geçen 3 gün süre içinde bana olan saygılarının müthiş arttığını gördüm o akşam. Burada toplanmamızın amacının Talip’in buradan bir şekilde gitmesine neden olmak olduğundan bahsettim ve onlara fikirlerini sordum. Gençlerden bir tanesi yine başbakanın ofisindeki böcekten bahsetti. Geçenlerde de aynı konudan bahsedildiğini ve kimsenin siklemediğini hatırlattım. Güzel bir dille o böceğin canlı bir böcek olmadığını anlattım. Hayal kırıklığına uğramış olacak ki o akşam suratı hep asıktı. Bir tanesi dedi ki, içimizden canlı bombalar seçelim ve Talip’e saldıralım. Yeteri kadar kayıp verildiğini, halkın ölüme tahammülü olamayacağını anlattım ona da. 3-5 tane daha fikir ortaya atıldı ama çoğu sadece Katil Arılar, Canavar Böcekler gibi Amerikan yapımı filmlerde yaşanabilecek ütopik şeylerdi. İçlerindeki en bilgin olanı “Peki sen ne düşündün evlat?” diye sordu. Ona döndüm “Talip burada ne iş yapıyor?”  diye sordum. “Bim’de çalışan herkes her işi yapar.” diye cevapladı. “Başlıcalarını sayar mısınız?” dedim. “Ortalığı süpürür, malları yerleştirir, kasada durur gibi gibi.” dedi. “Son söylediğinizi tekrar eder misiniz?” dedim. “Gibi gibi.” dedi. “Ya dede ondan önceki.” diye çıkıştım biraz. Sert oldu sanki çıkışım. “Kasada durur.” dedi hemen. “Eveeeet kasada durur.” diye tekrar ettim onun dediğini. “Peki kasadaki bir elemanın başına gelmesini en istemeyeceği şey nedir?” diye sordum. Birkaç saçma cevaptan sonra geçen buluşmada kavga edip barıştığım böcek “Kasada açık çıkması.” diye bağırdı. Ben de ondan daha güçlü bir ses tonuyla “Bingooo.” diye bağırdım. “İşte plan bu. Talip’in paralarını kaçıracağız. İlk gün dalgınlık sanıcak. İkinci gün ‘olabilir’ diyecek. Bu süre içinde parayı hep kendi cebinden tamamlayacak. Bir zaman sonra burada çalışmaktan vazgeçecek.”  diye planımı kısaca anlattım. Herkesin yüzü gülüyordu. Küçük çapta sloganlar atıyorlardı. Halk planıma çok inanmıştı. Ben de en az onlar kadar inanıyordum. İçimden de “Güle güle Talip efendi, güle güle…” diye sürekli tekrar ediyordum.

17 Ocak 2015 Cumartesi

Atanamayan cümleler

Atanamayan cümleler nedir? Atanamayan cümleler art arda aklıma gelen cümlelerdir. Sadece blogda kalmışlardır. Örgütlenme yoluna gidip belki arkadaş sohbetlerinde kendilerine yer bulabilirler. #subatta5bincümle

-İnternet cafelerin gün geçtikçe azalması bazen canımı sıkıyor.

-Ajanda almayı çok seviyorum. Keşke aynı sevgim kullanma konusunda da olsa.

-İnsan silindir şeklindeki Rulokat kaplarını atmaya kıyamıyor. 

-Yeni bir kitap alındığındaki heyecanı sadece ilk öpüşmeye değişebilirim. Sadece ona.

-Bozuk paralara gereken hassasiyeti göstermiyorum. 

-Evin her yeri üçlü priz doldu be oğlum.

-İnsanların Bu Tarz Benim izlemesi beni çok üzüyor. Çaktırmıyorum.

-Beş-He-Ce-Ci-Ler’in beş heceden oluşması tesadüf değildir.

-Türk Hava Durumu.

-Gardırobun kapaklarının açık olmasına bayılıyorum. Size ne ki?

-Bana kemik atan oldu.

-Başvurmuşum YGS’nin yoluna.

-Yurtta Candan Erçetin, dünyada Beyaz.

-Hıa. (Erman Toroğlu)

-Sonuna “-mar” getirilerek oluşturulan market isimlerini samimi bulmuyorum.

-Sizi istemeye gelen damadın kahvesinin içine kekik yağı koyun.

-Bizim ev çok sıcak oluyor ya. Evde g-string ile dolaşıyorum.

-Fakirler ekmek yer.

-Kızım Nermin teyzene bi terlik getirsene.

9 Ocak 2015 Cuma

Bim'de girişteki iki kapının arasındaki boşlukta yaşayan bir böcek - 2

“Neden böyle bir şey yapmıştı acaba?” diye düşünürken bir yandan da içeri birinin girmesini bekliyordum ki eski yerimi alayım. Tamam bir anlık gafletle koydu tekmeyi, dicem ama öyle değil. Adam sanki günlerdir bana tekme atmayı bekliyormuş gibi bildiğin koşturdu. Beni bulunduğu yerden görmesi de imkânsız. Demek ki aklında vardı günlerdir ve orada olacağımı biliyordu. Belki de mırıldanmalarının içeriğini ben oluşturuyorumdur. Oy neyse birisi girdi içeri. Kapı yavaş yavaş kapanana kadar eski yerimi aldım hemen. Eski yerim derken tabii ki yerde değilim artık. Tavandaki yerimi aldım. Burdan da her şey ters duruyor anasını satayım. Neyse ki Coca-Cola’lar görüş alanımda değil de günaha girmiyorum. Lê Cola tersten okununca ne anlama geliyor ki?

Neyse, diyorum kendi kendime. Akşam kapanıp herkes eve gittikten sonra aşağıya inerim. Nitekim akşam oldu. Ben kapılar kilitlenmeden ekmek dolabının oraya gittim. Tabii bacak aksıyor biraz. Oradaki böcekler gördü hâlimi. “Noldu?” dedi bir tanesi. Tam anlatıyodum “Sarı pipi yaptı. Ben gördüm.” dedi bir başkası. “Sarı pipi mi?” dedim. “Evet. Biz ona sarı pipi deriz.” dedi. Baya şaşırdım bu duruma. Ben de ona sarı pipi diyordum. Acaba önceden duymuş muydum, diye düşündüm ama yok ya, iyi bir tesadüf sadece. “Noldu?” diye soran böcek başladı anlatmaya “Sarı pipi bizim düşmanımızdır. Ayda bir burayı ilaçlamaya gelir. Neyse ki bizim oğlanlardan birisi okuma biliyor. İlaçlama çizelgesini gördük bir akşam. Hangi günler geleceğini biliyoruz ve önlemimizi alıyoruz. Çizelgeyi görmeden önce çok kayıp verdik, çok.” dedikten sonra ağlamaya başladı. Ailesini öldürmüş sarı pipi. Ondanmış bu üzüntüsü. Beni de etkilemedi desem yalan olur. “İntikamınızı alalım abi.” dedim. Gülmeye başladı. “Nasıl alacaksın? Ekmek kırıntısı mı atacaksın?” dedi. Biz böcekler böyleyizdir. Kendimizi küçümsemeyi çok severiz. Küçük olmakla kendini küçük görmek arasında dağlar kadar fark var. Ailesini kaybeden böceğin sorusuna karşılık oradan genç bir böcek atıldı “Başbakanın ofisinde bir böcek varmış. Herkes onu konuşuyor televizyonlarda. Ona ulaşalım. Bizi bu beladan kurtarsa kurtarsa o kurtarır.” Kimse genç böceğin söylediklerini ciddiye almamış olacak ki cevap vermedi. Benim ise kafamda, bu böcekler benim gazımla mı sarı pipiye karşı bir şeyler yapma telaşına düşmüşlerdi, yoksa zaten hep düşündükleri bir şey miydi, düşüncesi vardı. “Bugünün tarihi ne?” dedim. Genç böcek hemen atıldı “21 Kasım.” dedi. Dedim “3 gün sonra, bu saatte yine burada toplanalım. Daha doğrusu ben yine buraya geldiğimde herkes burada olsun. Herkes o güne kadar ‘Ne yapabiliriz?’ diye düşünsün.” Birisi çıktı “Öğretmenler gününde mi yani?” dedi. Dedim “Böceksin amınoğlu. Ne öğretmenler günü?” Babası ordaymış. “Bana mı dedin?” diye çıkıştı. “Abi oğluna bir şey söyle.” diyerek ortamı iyice gerdim. Çocuk üstüme yürümeye başladı. Baktım beni sikecekler, iyice pisleştim “Gelsene lan yavşak.” diye bağırdım. Araya diğer böcekler girdi. Bizi barıştırdılar falan. “Kardeş kusura bakma. Saçmaladım.” dedi. “Olur bazen kardeş. Ben de yapıyorum.” dedim. Öpüştük. Sarıldık. Dolaptan ayrılırken böcekler slogan atıyordu “Kahrolsun sarı pipi” diye. Son bir kez onlara baktım ve “Yaşasın böceklerin kardeşliği” dedim kendi kendime. Buna da baya bi güldüm.