23 Kasım 2013 Cumartesi

Öğretmen Tweetlerim

Karnede her öğrenciye yorum olarak aynı şeyi yazan öğretmen samimiyetsizliği diye bir şey var.

Beden eğitimi öğretmenliği atamalarında "basketbol ve voleybol topuna ayakla vuran öğrenciye tekme tokat dalma" şartı aranıyormuş.

Öğretmen "Sınıfta çıt çıkmasın." dediğinde "Çıt" diyen öğrenciyi yol yakınken yollucaksın sanayiye. Meslek öğrensin.

Öğretmenin sınavın sonunda "Kalemleri, kâğıtları bırakın." demesinin ardından "Yat yere yat yere." demesini bekliyorum heyecanla.

Beden eğitimi öğretmeni ayakkabısı diye bir şey var. Sanırım devlet hepsini "Aynı tip spor ayakkabı giyeceksiniz." diye zorluyor.

"-Öğretmenim tuvalete gidebilir miyim? +Arkadaşın gelsin, sonra sen gidersin."

Öğretmen bir çocuğa "Arkadaşının kaldığı yerden devam et." dediğinde, diğer takip etmeyen çocukların yeri bulma telaşını da unutmayalım.

Derste "Öğretmenim tuvalete gidebilir miyim?" diyen öğrenciye "Teneffüste napıyodun yavrum?" diye sormayan öğretmen mesleği bıraksın aga.

Mesela ben öğretmenimin tüm ısrarlarına rağmen kendimi evde unutamazdım.

Şu saniyede bir okulda bir öğretmen bir öğrencisine "Sen evde yerlere çöp atıyor musun?" sorusunu soruyordur kesin.

Öğretmen deftere bir şey yazdırırken virgül koyulması gereken yerde "virgül" derdi ve sen de yazıyla virgül yazardın ya... Üzülme be.

Komik olan ne? Söyleyin de Saba hariç hep birlikte gülelim. (Saba Tümer'in öğretmeni)

Benim ilkokul öğretmenim başlı başına bir eğitim sistemiydi. Mesela deneyleri okuyarak geçiyorduk.

Şu anda bir yerlerde bir öğretmen öğrencilerine "Susun artık. İlla hepinizi tek tek mi uyarayım? Bunu mu istiyosunuz?" diyodur kesin.

Zil çaldığında çıkarken "Ben size çıkın dedim mi?" diye soran öğretmenime "Bu çalan çobanın kavalı mı amk?" demedim, diyemedim.

Parmak kaldırmak zaten öğretmenim ben söz almak istiyorum demek... Daha neden 'ben ben ben' diyosunuz anlamıyorum.

Şu an bir yerlerde bir öğretmen "İster dinleyin, ister dinlemeyin. Ben dersimi anlatır geçerim. Her ay maaşım yatar yine benim." diyordur. 

İlkokulda sıra arkadaşımla birlikte Türkçe kitabındaki Vaşak adlı metni kalemle Taşak yaptıktan sonra öğretmenden dayak yemiştik.

Konuyla ilgili bi bok bilmediği hâlde öğretmenin cümlelerinin son kelimelerini öğretmenden 1 saniye sonra sesli tekrar eden mal.

İlkokulda sınıfta birisi "Öğretmenim bugün çok şıksınız." dediğinde "Her zamanki hâli." diyen çocuk ileride üni.de asistan olur.

Sınavdan sonraki ders sınav kâğıtlarını okuyan öğretmen = Öğretmen gibi öğretmen, öğretmenin hası, öğretmenin güneş ışınlarının geliş açısı.

İngilizce öğretmeni "Kelimeler 5 kere alt alta yazılacak." dediğinde "Denden kullansak olmaz mı?" diye soran çocuk eğitim zayiatı olmalı.

Şimdi size okul törenindeki öğretmen taklidi yapıcam: Rahat, hazır ol, rahat, hazır ol, rahat, sessiz olmazsanız akşama kadar devam ederiz.

Bankadan kredi çekecektim, kadın "Ne kadar istersiniz?" diye sordu, "Öğretmen maaşlarını geçmesin." dedim. Sarıldık, ağlaştık.

Gelmeyenler yok desin. (ÇOK KOMİKMİŞ ÖĞRETMEN KARDEŞ)

Bir öğretmen atasözü der ki: Sınav boyunca yanındaki arkadaşınla küs.

Sınıfa girdiğinde sınıfın susmasını sessizce bekleyen öğretmene yalakalık olsun diye "Susuuuuun" diye bağıran öğrenci gerçeği.

Konuşmaya başladığınıza göre bitirdiniz herhâlde. (Bir öğretmen atasözü)

"Anlamayan anlamadım desin. Siz ses çıkarmadıkça ben anladınız diye geçiyorum." (Herhangi bir öğretmen)

ÖĞRETMEN ŞİİRİM: Öğrettin abeceyi, hem harfleri hem heceyi, gündüze kattın geceyi, sen evde çöpleri yere mi atıyorsun öğretmenim?

15 Kasım 2013 Cuma

Düdüklü tencere, kuru fasulye, pilav

Efendim ben yemek yapmayı bilen birisi değilim. Bugüne kadar da hiç kendi başıma tencere yemeği yapmamıştım. Hep tavanın içinde etli butlu şeyler işte. Bugün iş çıkışı markete girdim. Tabii kafamda eve gidince ne yicem lan, düşüncesi. Tavukların olduğu yere gittim. Daha dün tavuk yedim mınaha. Dana etlerinin oraya gittim. Adeta 1989'da veganlara tepki olarak doğmuştum. Tabii orası da kesmedi beni. Dedim böyle olmucak. Gideyim bi yemek yapmayı deneyim. Hatırladığım kadarıyla çekmecenin birinde anamdan kalma nohut, fasulye falan olacaktı. Neyse bunların içine koyulabileceğini düşündüğüm domates, biber falan aldım eve geldim. Sonra düşündüm lan fasulyeyi geceden suda bekletmek gerekiyodu sanırım ama nohutu bekletmesek de olur herhâlde. İnternete baktım nohutu da bekletmek gerekiyormuş. Annemi de aramak istemiyorum. Sürpriz yapıcam sonradan. İşte arıcam "Yemek yedim." dicem. O "Ne yedin?" dicek. Ben de "Kuru fasulye yaptım da ondan yedim yaaa." falan diyicem. Neyse internetten baktım. Bu şeyler geceden bekletmeden oluyo mu diye. Oluyomuş. Abinin biri demiş ki ben hiç geceden suya koymam, anı yaşarım. Amk adam yemekten felsefe çıkarmış. Yarım saat düdüklüde haşlayın demiş. "Ehhh düdüklü nerden çıktı amk?" dedim içimden. Düdüklü tencerem de var ne yazık ki. Gittim çıkardım onu yukarıdan. Attım fasulyeleri içine suyu da doldurdum. Kapattım. "O düdük nasıl durcak lan?" diye sordum kendime, kendim de gitti Google'a sordu. Demiş ki birisi "Ötene kadar havaya kalkık dursun. Öttükten sonra indir. Biraz da öyle dursun. Sonra biraz bekledikten sonra tekrar kaldır. İçindeki hava çıksın. Sonra aç." İyi tamam, dedim. Kapattım tencereyi. Yaktım ocağın altını. Yarım saat geçti bizimki adeta bir Cüneyt Çakır, adeta bir Fırat Aydınus. Baktım düdüklü tencere dördüncü hakeme 4 dakika uzatmaları gösteriyor. Hemen gittim düdüğü indirdim. 4 dakika da öyle durdu. Sonra altını kapattım. Biraz bekledim. Gittim düdüğü kaldırmaya. Bi kaldırdım. Füüşşşşşşş nasıl ses çıkıyo. Lan bunlar patlıyo amk telefonu içeriye götüreyim de bi şey olmasın, dedim. O sırada füüüüş sesi iyice arttı su fışkırmaya başladı içinden. Ananıskim noluyoz lan? Neyin kutlaması bu falan derken hemen kenardan yaklaşıp düdüğü kapattım tekrardan. Ortalık ıslandı biraz. Dedim bu iş böyle olmucak. Annemi aradım. Anne düdüklü tencerenin düdüğünden su fışkırıyo. Napcaz bunu dedim. Ne pişiriyon, dedi. Söylemek de istemiyorum. Ya hep fışkırcak mı o, diye soruyorum. Suyun altına tut biraz, ne pişiriyon, dedi. Kuru fasulye pişiricem anne dedim. Akşamdan ıslatmadın mı, dedi. Anı yaşıyorum anne ben, dedim. Hadi kapatıyom deyip düdüklüyü suya tutmaya gittim. Tuttum suya. Sonra düdüğü kaldırdım. Füşt, dedi hava gitti amk. Bu muydu derdin, diye soramadım. Neyse çıkardım fasulyeleri, süzdüm, yıkadım falan. Sonra işte normal tencerede yağ, soğan, domates, salça, biber, su, fasulye, tuz, karabiber falan koydum onları kaynamaya bıraktım. (Püf noktalarını söyleyemem. Kusura bakmayın.) Annemi aradım işlemin tamam olduğunu söyledim. Yanına da pilav yapsaydın, dedi. Tamam anne, dedim. Kapattım telefonu. Fasulye de pişmek bilmiyodu lan. 1 saat falan sürdü. Sonra işte pilavı yaptım. Onu da yalnız başıma ilk kez yaptım. İkisi de efso oldu. Dünyanın en güzel kuru fasulye-pilavını yaptım. Yaşasın ben. Dinlediğiniz için teşekkür siz.

28 Eylül 2013 Cumartesi

D-Smart İnternet, Superonline ve TTNet

Şimdi size başımdan 18 günlük süre içerisindeki internet bağlatma maceralarımdan bahsedicem. Direkt kurum adı vererek anlatıcam hepsini. Dikkatli okuyun da karışmasın tamam mı?

2 yıldır Superonline’ın Adsl hizmetini kullanan bir insanım. Memnun muydum? Çok memnundum. Taahhüt sürem dolduğu için 50 lira (17 lira da telefona veriyodum. Toplamda bana 67’ye mâl oluyodu.) olan internetimin ücretlendirmesi değişecekti. Ben de sağda solda reklamını yapan D-Smart’a bi bakayım dedim. Baktım. Telefonla aradım. Hemen ulaştım müşteri temsilcisine. Televizyon (Maxi paket) + Yalın internet hizmetine aylık toplamda 74 TL gibi bir ücret çıkardılar. İyi güzel hoş, dedim ama önce Superonline’a kapatmak için başvurayım sonra sizi ararım, dedim. Superonline’ı aradım, işlemleri başlattım. Ardından D-Smartı tekrar aradım ve aboneliğimi başlattım. Bir gün sonra (11.09.2013) beni aradılar ve yarın (12.09.2013) D-Smart bağlamaya geleceklerini söylediler. Tamam, dedim ve geldiler bağlamaya. Evime çatıdan çanak anten kablosu geldiği için problemsiz bir şekilde televizyonum bağlandı ve bir modem bırakıldı. Evimde telefon hattı yoktu. Hat çekilmesi gerekiyodu. En azından evin kapısına kadar. D-Smart’taki adam bugün yarın gelip çekeceğini söyledi ekiplerin. Evden gitti. Günlerden perşembeydi. Ben herhâlde hafta sonu da girer araya pazartesi (16.09.2013) günü bağlarlar dedim. Kimse gelmedi pazartesi günü. Akşamına D-Smart’ı aradım. Açan yok. Aradım açan yok. Üç kere 15 dakika müşteri temsilcisi bekledim. Açan olmadı. Ben de yeni abone menüsünden hemen ulaştım müşteri temsilcisine. O işlem yapamadığını söyledi. Beni internet birimine bağladı. Bu bağlanma 4-5 dakika sürdü. Neyse internet birimindeki kişi bana yalın internet işleminin en fazla 7 iş günü sürdüğünü söyledi. Düşündüm en geç haftaya pazartesi (23.09.2013) bağlanacak. Neyse olsun da o zaman olsun, dedim. Her gün işten çıkınca arıyorum ben bunları. Tabii başka numaradan arıyorum. Çünkü üye olmuş bi insanın müşteri hizmetleri yetkilisine bağlanmak çok zor. Ben hep yeni kayıttan kendimi bağlattırıyorum. Biraz daha kısa sürüyodu. İşte işlemin hangi noktada olduğunu soruyorum sürekli. Bana 7. İş gününe kadar “yanlış adres bilgisi, eksik evrak kaydı” gibi bir sürü nedenle geciktiğini söylediler.

Neyse 8. İş gününde (24.09.2013) uyarılar gönderildi. Olmadı. Kimse gelmedi eve kablo çekmeye. Artık dayanamadım ben. 26.09.2013 Perşembe günü aradım ve iptal ettirmek istediğimi söyledim interneti. Tamam iptal edelim ama dilekçe yazmanız lazım, televizyona da 32 TL ödemeye devam edeceksiniz, dediler. Dedim, onu kapattırırsam nolur? Yok cayma bedeli falan derken, 177 TL ödeyip kapattırırsınız, dediler. Tamam dedim ama herhangi bir kapattırma başvurusunda bulunmadım. 27.09.2013 tarihinde sabah telefonum çaldı. D-Smart’tan bi kadın aradı. İşte şikâyette bulunmuşsunuz falan dedi. Evet falan bağlamadınız interneti dedim. Kabloyu kapıya kadar çekeceğinizi söylediniz 15 gündür dedim. Kadın aynen şunu dedi “Biz hat işlerine bakmıyoruz. Gidip Telekom’dan kendiniz uğraşıp getirceksiniz adamları yalın internet bağlatmak için.” Benim burada kafam bi attı. “Nasıl getircem adamları ya. Ne diye getircem.” dedim. “Bu D-Smart’ın görevi. Gerekirse telefonla arıcaksınız. Siz getirceksiniz adamları benim evime.” dedim. “Biz öyle bi işlem yapmıyoruz.” dedi. Dedim “O zaman siz 15 gündür beni kandırıyosunuz.” “Öyle bi şey yok yanlış bilgi verilmiş size.” dedi. Dedim “Ben 15 günde 10 farklı insanla konuştum hepsi mi yanlış bilgi verdi? Siz şimdi uydurdunuz iptal etmem için bu bilgiyi.” dedim. “Hı hı hı.” dedi. “Bugünden sonra da D-Smart hakkında karalama kampanyası başlatıcam.” dedim. “İstediğinizi yapabilirsiniz.” dedi. Kapattım telefonu. Ben bu arada bi yerde internet iptalini de sıkıştırdım, işlem başlatıldı. Sonra bana arkadaşlar akıl verdi. “Senin sözleşmen tek. Televizyonu kapatsan da senden para alamazlar. Kabul etme.” dedi. Öğlen yine telefonum çaldı. 15 gün içinde en doğru düzgün konuşan bi adam aradı bu sefer. İşte ona da durumu anlattım. Sabahki kadının söylediklerini söyledim. “Neden öyle demiş ki ya?” falan dedi hatta. İşte ben buna dedim: Ben her şeyi kapatmak istiyorum D-Smart adına. Aylık da televizyon için 32 TL veremem. Onu da kapatıcam. Tek sözleşme olduğu için ve D-Smart internetimi bağlamadığı için bedel de ödemem dedim. Adam, internetinizi kapatalım, televizyonu da 1 yıllık taahhütlü 18 TL yapalım, dedi. Böyle olursa kabul edeceğimi söyledim ben de. Modemi iade için kargo bilgilerini verdi. Kapatmadan da şeyi sordum “Ya siz insanların sizin internetinizi kullanmasını istemiyo musunuz?” diye. Adam biz böyle bir sorun olduğunu bilmiyoduk gerekli birimlere iletilecek, falan dedi.

Neyse ben işten çıktım. Gittim TTNet’e bu sefer. Başvuru yaptım. Adam sistem kapalı diye, modemi yarın vereyim, dedi. Eve geldim. Yattım uyudum falan sabah (28.09.2013) telefonum çaldı. İşte hocam evinizin tam yeri neresi falan diye. İnternet başvurusu yapmışsınız dedi. İndim evin aşağısına. İşte adamlarla birlikte eve kablo çektik ama modem yok bende. Hemen koştum TTNet’ten modemi istemeye. TTNet’teki adam “Hocam biz kimseyi göndermedik internet bağlatmaya. Onlar D-Smart için gelmiştir.” dedi. Yok artık ebesinin amı dedim ve eve koştum. Anlattım durumu. Gelenler de Telekom yetkilisi olduğu için TTNet’teki adamla konuştular. D-Smart’ı aktif etmediler. Zaten dün iptal başvurusunda bulunmuştum. Gittim hemen D-Smart’ın modemini kargoya verdim. Eve kablo çekik duruyo şimdi. Bi de hepsinden gayrı Superonline’ın modemini bile iade edemedim 10 gün içinde. Yine dilekçeler, fakslar, mailler uğraştık onu götürcem bi de Turkcell İletişim Merkezine. :D Yani şu anda 3 platformda da üyeliğim var. :D YAŞASIN BEN.

Özet:
*D-Smart onlarca reklamını yaptığı internetinin alt yapısının sahibi olan Türk Telekom ile büyük iletişimsizlik içerisinde.
*D-Smart müşteri hizmetleri yetkilisine bağlanma süresi en az 15 dakika. (Ben o kadar bekleyip kapatıyodum hep)
*D-Smart müşteri temsilcilerinin söyledikleri çok tutarsız. O başka, bu başka bir şey söylüyor.
*Superonline’ın müşteri hizmetlerine defalarca teşekkür ederim. 2 yıl boyunca aldığım hizmet çok güzeldi.
*Yine sana kaldık TTNet. Sik bakalım hunharca. :D

23 Eylül 2013 Pazartesi

Ters ayakkabı

Söylediği hiçbir şey beni tatmin etmiyordu. “Ne alakası var babaanne ya?” deyip duruyordum. “Bizim zamanımızda böyle değildi. Büyükler ne derse inanırdık.” cümlelerini tekrarlıyordu o da. “E haklısın babaanne. Gece ıslık çaldık cinler gelecek. Böcek osurdu kötülük gelecek. Köpek amuda kalktı hanede biri ölecek. İnanılmayacak şeyler değil bunlar gerçekten.” dedim. Cevap bile vermedi bu sefer. Ama suratındaki “Hıh. Zamane çocuğu.” ifadesini görmek için de pek çaba sarf etmedim ve tripler gelmeye başladı tabii ardından.

Yaşlılar trip atma konusunda kız arkadaşlardan çok daha başarılıdırlar. Sanki o yaşa kadar size laf sokmak için yaşamış gibidirler. İşi öyle “peki, neyse iyi geceler, anladım” gibi basit kelimelere dökmezler. Sağlam çalışırlar.

-Yemeği yakmışım ya.
-Eee elin işte gözün oynaşta tabii.
-Dışarı çıkmam lazım. Saatte geç oldu.
-Ne olacak canım? Siz gençsiniz. Size bir şey olmaz.

Yaşlıların soktukları her türlü laf, anlattıkları hikâyeler, söyledikleri kulağa küpe olacak türden şeyler hafızalardan çıkmaz senelerce. Şimdilerde düşünüyorum da iyi kurtarmışım bunca şeyin arasından kendimi. Geceleri tırnak kesme, parmaklarını kütletme, otururken bacağını sallama falan derken cidden iyi kurtarmışım kendimi. Tabii biri dışında: Ters ayakkabı ya da ters terlik gördüğümde nasıl bir etkiyse artık hemen onu çevirme hissi doğuyor içimde. Her seferinde “Ah ulan babaanne. Yapılır mı bana bu?” diyorum. Camiye her gidişimde içimde yaşadığım çelişkiler yüzünden kendimden geçiyorum. “Bakma lan. Bakma ayakkabılara. Oğlum kesin ters duran ayakkabı vardır bir sürü orada. Bakma sakın. Kötülük gelirse ne yapacağız? Bakma oğlum yine de.”

İşte ben buna kendimce babaanne etkisi diyorum. Bazen benimki gibi küçük bir şey olsa da bazen de kişinin hayatını şekillendirir bu etki. Bir bakmışsınız bir gün babaanne oluvermişsiniz.  
Ayrıca dur şu yazıyı üç noktayla bitireyim de belki para gelir bir yerlerden…

28.11.2011

24 Mayıs 2013 Cuma

Bir fenomen hikâyesi: Sinek

Birlikte geçirdiğimiz altıncı günün akşamında yazıyorum bu yazıyı. İlk iki gün pek önemsemedim aslında seni. Diğerleri gibi gelip geçicisindir herhâlde diye düşündüm. Sonradan anladım işin ciddiyetini. Üçüncü gün geldin bilgisayar ekranımın ortasına kondun. Elimle şöyle istiklal marşını yönetir gibi hareket yapınca gittin. Aradan çok geçmeden yine geldin kondun ekranıma. Ben yine seni aynı hareketle püskürttüm. Hayır kamerada açık. Daha sevgilim olamamış insan karşısında komik duruma düşüyordum. Üçüncü kez bilgisayara geldiğinde geçtin kameranın üzerine. Sevgilim olacak kadın "Napıyosun ya?" dedi. Bildiğin ekranın bir bölümünü kararttın. Sadece üst tarafımdaki duvar görünüyordu. Şakalaşıyorum sandı beni. Baktım kendisi de kendi kamerasının yarısını kararttı. Sonra çekti parmağını. Ama sen hâlâ benim kameramın üzerindeydin. Ellemedim bu sefer sana. Ya benim bir işim var diyerek kamerayı kendim görülmeden kapattım. Ben kamerayı kapattığım anda çekildin kameranın üzerinden ve odada dolaşmaya başladın. Sanırım sevinç çığlıklarını duyar gibi oldum. Sonra geldin klavyeye kondun. Ellerim klavyenin üzerindeyken klavyeye konman şaşırtmıştı beni. Sana dokundum dokundum ama kaçmadın. Ellerimi çektim klavyenin üzerinden. Harflerin üzerine geldin ve harften harfe uçmaya başladın. Bana bir şey anlatmak istediğini anladım. K-O-M-İ-K-V-İ-D-E-O-A-Ç-S-A-N-A. Şaşırdım baya bi. Hayatımda ilk kez bir sinekle konuşuyordum. Hatta yazışıyordum. Neyse girdim Youtube'a. Aklıma ilk olarak "Mumdan çıkmış yangın" videosu geldi. Açtım. Uçup omzuma kondun. Birlikte izledik bitirdik. Sonra tekrar klavyeye uçtun ve K-E-D-İ-V-İ-D-E-O-S-U dedin. Ben de Güllü'nün şarkısında efkarlı efkarlı yatağa oturmuş kedi videosunu açtım. Hoşuna gitmiş olacak ki kanatlarını çırptın defalarca. Ardından "Davut diyen kedi" videosunu açtım. O sıradaki ufkumda bir Güneş parladı. "Lan dedim Davut diyen kedi var, Allah diyen karga var, kanatlarıyla ilahi melodisi yapan sinek neden olmasın?" Beni anladığından da pek emin değildim. Dayanamadım sordum "Dilimizi biliyor musun?" dedim. Klavyede uçmaya başladın yine "E-H-E-R-H-A-L-D-E-A-M-K" Küfür etmen biraz hoşuma gitmedi ama sana çaktırmadım. Youtube'a "Sordum Sarı Çiçeğe" yazdım ve çalmaya başladı. Kanatlarınla bunun melodisini yapmanı istedim. Uğraştın baya bi fakat bi boka benzemedi. Neyse işte dördüncü gün çalıştık, beşinci gün çalıştık ve altıncı gündeyiz işte şu anda. Sen hâlâ beceremiyorsun bu işi. Hayır yaptığın olay zaten inanılmaz bir şey ama ben de hırs yaptım iyice. Kusura bakma. Ama gittikçe bir şeye benzemeye başlıyor. Belki senin de ruhunda müzisyenlik yoktur benim gibi. Ama dedim ya hırs yaptım ben. Birlikte başarıcaz bunu. Upload'umuzu yapıcaz "İlahi melodisi çıkartan sinek" diye. Viewsleri dağıtıcaz. Fenomen olucaz kardeşim. Fenomen olucaz.

17 Mayıs 2013 Cuma

Biz çok farklıymışız

Erken buluştuğumuz günler yapacak bir şey bulamadığımız için birbirimize sardığımızı bildiğimiz hâlde bugün de erken buluştuk. “Karnın aç mı?” dedim. “Eh biraz aç.” dedi. “Sen ye, ben seni kapıda beklerim.” dedim. Gülmedi. Leman’a gittik beraber. En azından o yemeğini yerken ben masadaki karikatürleri falan okurum diye biraz sevindim içimden. Menü geldi. Sevdiceğim mantarlı soya soslu tavuklu Metin Ali Feyyazlı bi şeyler istedi. “Sen yemiyo musun?” diye sordu. Ben çıkmadan yediğimi söyledim. Hatta keşke söyleseydin de bi şey yemezdim, birlikte yerdik de, dedim. Neyse biliyorum ki gelecek olan yemeğin yarısından fazlasını ben yiyeceğim. Hâl böyleyken niye buraya geliyoruz ki aslında? Köşedeki dönerciden çeyrek döner yese doyacak olan sevgilim, benim bile doyacağım bir yemek sipariş ediyor. “Yemekten sonra napıyoruz?” diye sordu. Nasıl boşluğuma geldiyse “Sen bilirsin.” dedim. İşte o anda Kim Milyoner Olmak İster’deki sürenin sonuna geldiğimizi belirten ses çaldı beynimde. Hiç sevmezdi “Sen bilirsin.” lafını. Söylediğim anda söze muteakiben gelecek olan “ha siktir ya” temalı kafa sallayış, surat asma, “Aşkım noldu aşkım noldu?” sorularından sonra büyük patlayışın gelmesi kaçınılmazdı. Önümde sen bilirsini ortama yedirecek olan bir hareket yapmam için saniyeler hatta saliseler vardı. Ve ben saçmaladım. “Sen bilirsin. Ben bilirim. Biz biliriz. Onlar yanlış biliyor. Kimsenin suçu değil bu. Onun suçu değil bu…” falan derken. “Ya aşkım biliyo musun Candan Erçetin Galatasaray Lisesi’nde müzik öğretmeniymiş. O kadın nasıl öyle bembeyaz ya. Hiç Güneş’e çıkmıyor galiba. Düşünsene Candan’ı yanmış şekilde. Kimse ciddiye almaz bence.” diye devam ederken ben “Ne diyosun Emre sen ya?” diye sordu. “Diyorum ki burdan sonra Hacettepe’ye gidelim. Halı sahanın yanındaki tepeye çıkarız. İki de bira alırız.” diye kurtardım durumu. Böylelikle bir sen bilirsin hatasını daha başarıyla püskürtmüştüm.

Tepeye geldiğimizde yağmur başladı hafiften. “Zürriyetini sikeyim dünya.” diye küfür edince sevgilim suratıma garip garip baktı. 2 aylık sevgili bakışıydı bu. Neyse yağmur dindi hemen. “Görüyo musun aşkım, görüyo musun? Bak küfrü yiyince nasıl kesildi hemen.” diyerek kapanmış konuyu yine piyasaya sürdüm. Kafasını kucağıma koydu. O şekilde birasını içmeye çalışırken “Kalk kalk. Öyle içilir mi bira? Boğazına kaçırcan.” dedim. Hiçbir şey demeden kalktı oturdu yanıma. 5-10 dakika konuşmadan durduk öyle. Sessizliği bozan “Biz çok farklıyız. Biliyorsun bunu değil mi Emre?” sözü oldu. Şimdi bunu neden diyo acaba diye düşünürdüm ama soru şeklinde geldiği için buna pek vakit yoktu. “Leyla ile Mecnun da farklıydı hayatım. Adem ile Havva da farklıydı. Kerem ile Aslı. Safiye ile Faik. Högh ile Uche. Yani birlikte olmak için aynı olmak gerekmiyor. Senin sevdiklerini ben severim zamanla. Benim sevdiklerimi sen seversin. Beni beğeneni ben ben beğenmem. Benim beğendiğim ise benim beğenmez yani. Alakası yok bunun ama anlamışsındır yani sen beni.” falan derken ben hemen ilişkimizi savunmaya geçmiştim. Sanki “Ayrılmamız gerekiyor.” demişti de yurdumu alçaklara uğratmamak için elimden geleni yapıyordum. “Nerden çıktı şimdi bu?” dedim. 2 aydır düşündüğü bir şey olduğunu söyledi. Bana söylemeye çekiniyormuş. Yanlış anlayacağımdan korkuyormuş. Beni çok seviyormuş. Ölene dek benimle olmak istiyormuş. Hayat onu yormuş. Bundan sonra başka bir ilişkiye cesaret edecek gücü yokmuş. Ben sonmuşum falan derken “Afiyet olsun gençler.” dedi biri arkadan. Kafayı çevirdim ama nasıl bi tırsıyorum kim amk bu diye. Bi baktım güvenlikçi. “Gençler burada alkol almak yasak yalnız dedi.” Adamı şöyle bi tarttım “Abi biz burdan almadık zaten. Kızılay’dan aldık.” diye espri yapsam ağzıma sıçarmış gibi geldi. “Abi biz hep içiyorduk burada. Saim abi vardı güvenlikte. İzin veriyordu o.” dedim. Saim abinin eşinin doğum yaptığını söyledi. İzinliymiş 10 gün. Çocukları kız olmuş. Adam olaydan koptu bize Saim abinin mutlu yuvasının sırlarını falan anlatmaya başladı. İçimden “Lan bu adam Saim abiye âşık galiba.” dedim çünkü olayları öyle bir nikahına beni çağır sevgilim modunda anlatıyordu ki bi ağlamadığı kalmıştı. “Gel abi gel çek bi fırt.” dedim adama olayın gazıyla. Kabul etmedi teklifimi ama orada içmemize de bir şey demedi. Giderken de “Bakın gençler. Birbirinizin kıymetini bilin. Benim sizin yaşınızdayken sevdiğim bir kız vardı. Bana abi dedi. Ayrıldık.” dedi. O anda adama bir daha dikkatlice baktım ve adamın Bilal Göregen olduğunu fark ettim. Yayaya yakşamlar deyip yanımızdan ayrıldı. Sevgilim de tanımıştı onu. Bunu bakışlarından anlamıştım fakat konu hakkında hiç konuşmadık. O hâlâ farklı olduğumuz konusuna takılmıştı muhtemelen.

Telefonumu çıkardım. Facebook’u açtığımda ilkokuldan arkadaşım Mehmet durumunu güncellemişti “Aşk kendinden bir tane daha yaratma çabasıdır.” diyordu. “Oha amk süper zamanlama Mehmet.” dedim içimden. Kasap olan Mehmet bütün gün inek resimleri paylaşırken şu yaptığı mükemmelliğin ötesiydi. Ona gösterdim hemen “Bak gördün mü yani farklı kişilerin birbirine benzemesidir aşk.” dedim. Yaratmanın Allah’a mahsus olduğunu söyledi bunun üzerine sevgilim. Herhâlde Bilal’in etkisi diye düşündüm tüm bunlar. Bu sırada biralarımız bitmişti. “Hadi kalkalım.” dedi. “Napıcaz?” dedim. “Öyle yüreyelim de yürürken aklıma gelir bi şeyler.” dedi. “PES atalım mı?” dedim. “Sen bilirsin.” dedi. “Bilirim.” dedim. Elini daha sıkı tuttum.

14 Mayıs 2013 Salı

Fabrika

Her sabah servisi beklediği yere varmasına 100 metreden az kalmıştı. Uykusuna ayırdığı vaktin biraz daha fazla olması için evde kahvaltı yapmıyordu. Bu yüzden her sabah servis beklediği yerin karşısındaki fırından iki tane poğaça alıyordu. Poğaçalarını paylaşmak istemediği için eğer serviste yanına birisi oturursa poşetten hiç çıkarmıyor, işe başlamadan fabrikanın bir köşesinde yiyordu.

Servis yedi dakika gecikmişti. Durakta onunla birlikte servise binecek olan dört kişi daha vardı. Fabrika şehrin 20 kilometre dışındaydı. Servisin gecikmesi duraktaki diğer insanları rahatsız etmiyor gibi görünüyordu. Sonunda dayanamadı ve Arif’i aradı. Arif servise ondan beş dakika önce binen ve fabrikada neredeyse tek sevdiği adamdı. Arif telefonu açmadı. O sırada durakta bekleyen bir kadın “Servis bizi unuttu herhâlde.” dedi ve gülümsedi. Sezgin sesini çıkarmadı ve tebessüm etmekle yetindi. Kadın da telefonunu kurcalıyordu Sezgin gibi. Bir an kadının annesine ne kadar çok benzediğini fark etti. Gözünü kadından alamıyordu. Kadının hoşuna gitmiş olacak ki o da Sezgin’e bakıp gülümsüyordu. Servis gözüktü uzaktan. Duraktakiler yola doğru hareket etti. Sezgin olduğu yerdeydi hâlâ.

Binmedi o gün servise Sezgin. Arkasını döndü ve yürüdü. Kafasını çevirip servise baktı üç adımda bir. Servis kalkmadı. Köşeyi döndü. Telefonu çaldı. Arif arıyordu. Bu sefer de Sezgin onun telefonunu açmadı. Nereye gittiğini bilerek yürüdü bir süre. Sahile geldiğinde bir banka oturdu ve poğaçalarını yedi. Yanına bir köpek yaklaştı. Uzun süre bakıştılar. Sezgin dayanamadı. "Hoş geldin." dedi. Köpek de ona "Hoş bulduk." dedi. "A a am ama sen konuşuyorsun." dedi Sezgin. "Neden binmedin oğlum servise?" dedi köpek. "Sesesen nerden biliyosun?" diye sorduktan sonra Arif arkadan omuzlarına dokundu. "Şimdi söyle bakalım neden binmediğini." dedi. "Ne işin var burda. Sen neden binmedin asıl. Vardiya başlıcak birazdan. İş yerinde olman lazım." dedi Sezgin okuldan kaçıp babasına yakalanmış çocuk telaşında. Arif kendinden emin bir şekilde "Merak etme sen. Ayarladım ben fabrikayı. Seni dinliyorum şimdi" dedi. Bu noktadan sonra uzun süre sustular. Sessizliği bozan Sezgin oldu: "Benimle birlikte durağa binen bir kadın var." "Halide'yi mi diyosun?" diye atıldı Arif. "Adını bilmiyorum ki. Bildiğim tek şey anneme çok benzediği. İşte bu sabah bu benzerliği ilk kez fark ettim. Boğulduğumu hissettim. Daha fazla onunla aynı ortamda duramayacağımı hissettim." dedi. "O yüzden arkanı dönüp gittin yani." diye ekledi Arif.

Saat 11'e kadar orada oturdular. Birbirlerine bu hayatta yediremedikleri şeyleri anlattılar genelde. Sonunda Arif "Hadi yürü. İşe gidiyoruz. Öğleye kadar izin alabildim ikimize. Bari geç kalmayalım." dedi ve kalktılar. Sezgin "Sen gelmeseydin şu anda işsizdim muhtemelen." dedi. Arif de "Böyle uyuz uyuz yürürsek ikimiz o kutsal makama ulaşabiliriz." dedi ve adımlarını sıklaştırdı.