24 Mayıs 2013 Cuma

Bir fenomen hikâyesi: Sinek

Birlikte geçirdiğimiz altıncı günün akşamında yazıyorum bu yazıyı. İlk iki gün pek önemsemedim aslında seni. Diğerleri gibi gelip geçicisindir herhâlde diye düşündüm. Sonradan anladım işin ciddiyetini. Üçüncü gün geldin bilgisayar ekranımın ortasına kondun. Elimle şöyle istiklal marşını yönetir gibi hareket yapınca gittin. Aradan çok geçmeden yine geldin kondun ekranıma. Ben yine seni aynı hareketle püskürttüm. Hayır kamerada açık. Daha sevgilim olamamış insan karşısında komik duruma düşüyordum. Üçüncü kez bilgisayara geldiğinde geçtin kameranın üzerine. Sevgilim olacak kadın "Napıyosun ya?" dedi. Bildiğin ekranın bir bölümünü kararttın. Sadece üst tarafımdaki duvar görünüyordu. Şakalaşıyorum sandı beni. Baktım kendisi de kendi kamerasının yarısını kararttı. Sonra çekti parmağını. Ama sen hâlâ benim kameramın üzerindeydin. Ellemedim bu sefer sana. Ya benim bir işim var diyerek kamerayı kendim görülmeden kapattım. Ben kamerayı kapattığım anda çekildin kameranın üzerinden ve odada dolaşmaya başladın. Sanırım sevinç çığlıklarını duyar gibi oldum. Sonra geldin klavyeye kondun. Ellerim klavyenin üzerindeyken klavyeye konman şaşırtmıştı beni. Sana dokundum dokundum ama kaçmadın. Ellerimi çektim klavyenin üzerinden. Harflerin üzerine geldin ve harften harfe uçmaya başladın. Bana bir şey anlatmak istediğini anladım. K-O-M-İ-K-V-İ-D-E-O-A-Ç-S-A-N-A. Şaşırdım baya bi. Hayatımda ilk kez bir sinekle konuşuyordum. Hatta yazışıyordum. Neyse girdim Youtube'a. Aklıma ilk olarak "Mumdan çıkmış yangın" videosu geldi. Açtım. Uçup omzuma kondun. Birlikte izledik bitirdik. Sonra tekrar klavyeye uçtun ve K-E-D-İ-V-İ-D-E-O-S-U dedin. Ben de Güllü'nün şarkısında efkarlı efkarlı yatağa oturmuş kedi videosunu açtım. Hoşuna gitmiş olacak ki kanatlarını çırptın defalarca. Ardından "Davut diyen kedi" videosunu açtım. O sıradaki ufkumda bir Güneş parladı. "Lan dedim Davut diyen kedi var, Allah diyen karga var, kanatlarıyla ilahi melodisi yapan sinek neden olmasın?" Beni anladığından da pek emin değildim. Dayanamadım sordum "Dilimizi biliyor musun?" dedim. Klavyede uçmaya başladın yine "E-H-E-R-H-A-L-D-E-A-M-K" Küfür etmen biraz hoşuma gitmedi ama sana çaktırmadım. Youtube'a "Sordum Sarı Çiçeğe" yazdım ve çalmaya başladı. Kanatlarınla bunun melodisini yapmanı istedim. Uğraştın baya bi fakat bi boka benzemedi. Neyse işte dördüncü gün çalıştık, beşinci gün çalıştık ve altıncı gündeyiz işte şu anda. Sen hâlâ beceremiyorsun bu işi. Hayır yaptığın olay zaten inanılmaz bir şey ama ben de hırs yaptım iyice. Kusura bakma. Ama gittikçe bir şeye benzemeye başlıyor. Belki senin de ruhunda müzisyenlik yoktur benim gibi. Ama dedim ya hırs yaptım ben. Birlikte başarıcaz bunu. Upload'umuzu yapıcaz "İlahi melodisi çıkartan sinek" diye. Viewsleri dağıtıcaz. Fenomen olucaz kardeşim. Fenomen olucaz.

17 Mayıs 2013 Cuma

Biz çok farklıymışız

Erken buluştuğumuz günler yapacak bir şey bulamadığımız için birbirimize sardığımızı bildiğimiz hâlde bugün de erken buluştuk. “Karnın aç mı?” dedim. “Eh biraz aç.” dedi. “Sen ye, ben seni kapıda beklerim.” dedim. Gülmedi. Leman’a gittik beraber. En azından o yemeğini yerken ben masadaki karikatürleri falan okurum diye biraz sevindim içimden. Menü geldi. Sevdiceğim mantarlı soya soslu tavuklu Metin Ali Feyyazlı bi şeyler istedi. “Sen yemiyo musun?” diye sordu. Ben çıkmadan yediğimi söyledim. Hatta keşke söyleseydin de bi şey yemezdim, birlikte yerdik de, dedim. Neyse biliyorum ki gelecek olan yemeğin yarısından fazlasını ben yiyeceğim. Hâl böyleyken niye buraya geliyoruz ki aslında? Köşedeki dönerciden çeyrek döner yese doyacak olan sevgilim, benim bile doyacağım bir yemek sipariş ediyor. “Yemekten sonra napıyoruz?” diye sordu. Nasıl boşluğuma geldiyse “Sen bilirsin.” dedim. İşte o anda Kim Milyoner Olmak İster’deki sürenin sonuna geldiğimizi belirten ses çaldı beynimde. Hiç sevmezdi “Sen bilirsin.” lafını. Söylediğim anda söze muteakiben gelecek olan “ha siktir ya” temalı kafa sallayış, surat asma, “Aşkım noldu aşkım noldu?” sorularından sonra büyük patlayışın gelmesi kaçınılmazdı. Önümde sen bilirsini ortama yedirecek olan bir hareket yapmam için saniyeler hatta saliseler vardı. Ve ben saçmaladım. “Sen bilirsin. Ben bilirim. Biz biliriz. Onlar yanlış biliyor. Kimsenin suçu değil bu. Onun suçu değil bu…” falan derken. “Ya aşkım biliyo musun Candan Erçetin Galatasaray Lisesi’nde müzik öğretmeniymiş. O kadın nasıl öyle bembeyaz ya. Hiç Güneş’e çıkmıyor galiba. Düşünsene Candan’ı yanmış şekilde. Kimse ciddiye almaz bence.” diye devam ederken ben “Ne diyosun Emre sen ya?” diye sordu. “Diyorum ki burdan sonra Hacettepe’ye gidelim. Halı sahanın yanındaki tepeye çıkarız. İki de bira alırız.” diye kurtardım durumu. Böylelikle bir sen bilirsin hatasını daha başarıyla püskürtmüştüm.

Tepeye geldiğimizde yağmur başladı hafiften. “Zürriyetini sikeyim dünya.” diye küfür edince sevgilim suratıma garip garip baktı. 2 aylık sevgili bakışıydı bu. Neyse yağmur dindi hemen. “Görüyo musun aşkım, görüyo musun? Bak küfrü yiyince nasıl kesildi hemen.” diyerek kapanmış konuyu yine piyasaya sürdüm. Kafasını kucağıma koydu. O şekilde birasını içmeye çalışırken “Kalk kalk. Öyle içilir mi bira? Boğazına kaçırcan.” dedim. Hiçbir şey demeden kalktı oturdu yanıma. 5-10 dakika konuşmadan durduk öyle. Sessizliği bozan “Biz çok farklıyız. Biliyorsun bunu değil mi Emre?” sözü oldu. Şimdi bunu neden diyo acaba diye düşünürdüm ama soru şeklinde geldiği için buna pek vakit yoktu. “Leyla ile Mecnun da farklıydı hayatım. Adem ile Havva da farklıydı. Kerem ile Aslı. Safiye ile Faik. Högh ile Uche. Yani birlikte olmak için aynı olmak gerekmiyor. Senin sevdiklerini ben severim zamanla. Benim sevdiklerimi sen seversin. Beni beğeneni ben ben beğenmem. Benim beğendiğim ise benim beğenmez yani. Alakası yok bunun ama anlamışsındır yani sen beni.” falan derken ben hemen ilişkimizi savunmaya geçmiştim. Sanki “Ayrılmamız gerekiyor.” demişti de yurdumu alçaklara uğratmamak için elimden geleni yapıyordum. “Nerden çıktı şimdi bu?” dedim. 2 aydır düşündüğü bir şey olduğunu söyledi. Bana söylemeye çekiniyormuş. Yanlış anlayacağımdan korkuyormuş. Beni çok seviyormuş. Ölene dek benimle olmak istiyormuş. Hayat onu yormuş. Bundan sonra başka bir ilişkiye cesaret edecek gücü yokmuş. Ben sonmuşum falan derken “Afiyet olsun gençler.” dedi biri arkadan. Kafayı çevirdim ama nasıl bi tırsıyorum kim amk bu diye. Bi baktım güvenlikçi. “Gençler burada alkol almak yasak yalnız dedi.” Adamı şöyle bi tarttım “Abi biz burdan almadık zaten. Kızılay’dan aldık.” diye espri yapsam ağzıma sıçarmış gibi geldi. “Abi biz hep içiyorduk burada. Saim abi vardı güvenlikte. İzin veriyordu o.” dedim. Saim abinin eşinin doğum yaptığını söyledi. İzinliymiş 10 gün. Çocukları kız olmuş. Adam olaydan koptu bize Saim abinin mutlu yuvasının sırlarını falan anlatmaya başladı. İçimden “Lan bu adam Saim abiye âşık galiba.” dedim çünkü olayları öyle bir nikahına beni çağır sevgilim modunda anlatıyordu ki bi ağlamadığı kalmıştı. “Gel abi gel çek bi fırt.” dedim adama olayın gazıyla. Kabul etmedi teklifimi ama orada içmemize de bir şey demedi. Giderken de “Bakın gençler. Birbirinizin kıymetini bilin. Benim sizin yaşınızdayken sevdiğim bir kız vardı. Bana abi dedi. Ayrıldık.” dedi. O anda adama bir daha dikkatlice baktım ve adamın Bilal Göregen olduğunu fark ettim. Yayaya yakşamlar deyip yanımızdan ayrıldı. Sevgilim de tanımıştı onu. Bunu bakışlarından anlamıştım fakat konu hakkında hiç konuşmadık. O hâlâ farklı olduğumuz konusuna takılmıştı muhtemelen.

Telefonumu çıkardım. Facebook’u açtığımda ilkokuldan arkadaşım Mehmet durumunu güncellemişti “Aşk kendinden bir tane daha yaratma çabasıdır.” diyordu. “Oha amk süper zamanlama Mehmet.” dedim içimden. Kasap olan Mehmet bütün gün inek resimleri paylaşırken şu yaptığı mükemmelliğin ötesiydi. Ona gösterdim hemen “Bak gördün mü yani farklı kişilerin birbirine benzemesidir aşk.” dedim. Yaratmanın Allah’a mahsus olduğunu söyledi bunun üzerine sevgilim. Herhâlde Bilal’in etkisi diye düşündüm tüm bunlar. Bu sırada biralarımız bitmişti. “Hadi kalkalım.” dedi. “Napıcaz?” dedim. “Öyle yüreyelim de yürürken aklıma gelir bi şeyler.” dedi. “PES atalım mı?” dedim. “Sen bilirsin.” dedi. “Bilirim.” dedim. Elini daha sıkı tuttum.

14 Mayıs 2013 Salı

Fabrika

Her sabah servisi beklediği yere varmasına 100 metreden az kalmıştı. Uykusuna ayırdığı vaktin biraz daha fazla olması için evde kahvaltı yapmıyordu. Bu yüzden her sabah servis beklediği yerin karşısındaki fırından iki tane poğaça alıyordu. Poğaçalarını paylaşmak istemediği için eğer serviste yanına birisi oturursa poşetten hiç çıkarmıyor, işe başlamadan fabrikanın bir köşesinde yiyordu.

Servis yedi dakika gecikmişti. Durakta onunla birlikte servise binecek olan dört kişi daha vardı. Fabrika şehrin 20 kilometre dışındaydı. Servisin gecikmesi duraktaki diğer insanları rahatsız etmiyor gibi görünüyordu. Sonunda dayanamadı ve Arif’i aradı. Arif servise ondan beş dakika önce binen ve fabrikada neredeyse tek sevdiği adamdı. Arif telefonu açmadı. O sırada durakta bekleyen bir kadın “Servis bizi unuttu herhâlde.” dedi ve gülümsedi. Sezgin sesini çıkarmadı ve tebessüm etmekle yetindi. Kadın da telefonunu kurcalıyordu Sezgin gibi. Bir an kadının annesine ne kadar çok benzediğini fark etti. Gözünü kadından alamıyordu. Kadının hoşuna gitmiş olacak ki o da Sezgin’e bakıp gülümsüyordu. Servis gözüktü uzaktan. Duraktakiler yola doğru hareket etti. Sezgin olduğu yerdeydi hâlâ.

Binmedi o gün servise Sezgin. Arkasını döndü ve yürüdü. Kafasını çevirip servise baktı üç adımda bir. Servis kalkmadı. Köşeyi döndü. Telefonu çaldı. Arif arıyordu. Bu sefer de Sezgin onun telefonunu açmadı. Nereye gittiğini bilerek yürüdü bir süre. Sahile geldiğinde bir banka oturdu ve poğaçalarını yedi. Yanına bir köpek yaklaştı. Uzun süre bakıştılar. Sezgin dayanamadı. "Hoş geldin." dedi. Köpek de ona "Hoş bulduk." dedi. "A a am ama sen konuşuyorsun." dedi Sezgin. "Neden binmedin oğlum servise?" dedi köpek. "Sesesen nerden biliyosun?" diye sorduktan sonra Arif arkadan omuzlarına dokundu. "Şimdi söyle bakalım neden binmediğini." dedi. "Ne işin var burda. Sen neden binmedin asıl. Vardiya başlıcak birazdan. İş yerinde olman lazım." dedi Sezgin okuldan kaçıp babasına yakalanmış çocuk telaşında. Arif kendinden emin bir şekilde "Merak etme sen. Ayarladım ben fabrikayı. Seni dinliyorum şimdi" dedi. Bu noktadan sonra uzun süre sustular. Sessizliği bozan Sezgin oldu: "Benimle birlikte durağa binen bir kadın var." "Halide'yi mi diyosun?" diye atıldı Arif. "Adını bilmiyorum ki. Bildiğim tek şey anneme çok benzediği. İşte bu sabah bu benzerliği ilk kez fark ettim. Boğulduğumu hissettim. Daha fazla onunla aynı ortamda duramayacağımı hissettim." dedi. "O yüzden arkanı dönüp gittin yani." diye ekledi Arif.

Saat 11'e kadar orada oturdular. Birbirlerine bu hayatta yediremedikleri şeyleri anlattılar genelde. Sonunda Arif "Hadi yürü. İşe gidiyoruz. Öğleye kadar izin alabildim ikimize. Bari geç kalmayalım." dedi ve kalktılar. Sezgin "Sen gelmeseydin şu anda işsizdim muhtemelen." dedi. Arif de "Böyle uyuz uyuz yürürsek ikimiz o kutsal makama ulaşabiliriz." dedi ve adımlarını sıklaştırdı.

30 Nisan 2013 Salı

2.500 lira


Tam olarak yaşımı hatırlamıyorum fakat ilkokulda olduğumu biliyorum. Hafta sonu bir sabah fırına simit almaya göndermişti beni evdekiler. Bu, evin hafta sonu klasiği olarak görülebilirdi. Dönüşte bi berberin önündeki böyle sahpamsı şeylerin üzerinde 2.500 lira görmüştüm. Dayanamayıp cebe atmıştım. İşte ben eve geldim daha sonra. Simitleri masaya bıraktıktan sonra cebimdeki 2.500 lirayı çıkardım. “Yolda buldum bunu.” dedim. Babam “Nerden aldın onu?” dedi. “Yolda buldum baba.” dedim. Rahmetli yine sordu “Nerden aldın onu?” diye. “Yolda buldum işte.” dedim. Bi daha sordu “Bana yalan söyleme. Nerden aldın onu?” dedi. Ben o anda “hıaaaghhhh” diye ağlamaya başladım.  Babam “Bırak ağlamayı. Yürü gidiyoruz. O parayı nerden aldıysan geri verceksin.” dedi. 

Aklımdan çıkmayan sahne: Babam ile yürüyoruz yolda hızlı hızlı. Utanmasak koşturucaz. Babam aceleyle üzerine kısa kollu bi gömlek geçirmiş. Altında şort var. Terlikler süper. Benim hâlâ gözlerimden yaşlar akıyor. Yıllarca ipek böceklerim için yaprak topladığım dut ağacından babam bir dal koparıyor. İşte o benim için Allah’ın sopası oluyor. “Hadi bakalım. Verme o parayı sahibine de herkesin önünde döveyim seni.” diyor. Lan 2.500 lira ya. O zamanlar o parayla muhtemelen 3-5 sakız falan anca alabiliyorsun. “Niye büyüdü bu olay böyle?” diye düşünüyorum. “Elim kırılsaydı da almasaydım.” diye düşünüyorum. O sırada berberin önüne geliyoruz “Burdan aldım.” diyorum.

Parayı aldığım yere bıraktım işte o gün. Sonra eve döndük babamla. Dönüş yolunda da elinde hâlâ Allah’ın sopası vardı. Hırsızlığın kötü bir şey olduğunu tam anlamıyla öğrendiğim gün o gündü. Babam üşenmeyip o kadar yolu yürümüştü benimle. O parayı çaldığımı nerden anlamıştı? Her şey tamam da ama 2.500 lira ne lan. Bir şeyin kötülüğünü öğrenmek için 2.500 lira çok az değil mi? Hayat çok ucuz derlerdi de inanmazdım. İnansaymışım keşke.

27 Nisan 2013 Cumartesi

Ot dergisi ve başıma gelen garip olaylar

Ot denen dergi 2013'ün Mart ayında ilk sayısını çıkardı. Benim bundan Nisan'da haberim olduğu için ilk sayısını alamadım. Daha sonra baktım ki Idefix'te derginin ilk sayısı satışta. Hemen sipariş verdim. Beni bilmem kaç gün beklettiler ve sonunda yayınevinin derginin ilk sayısını çıkartmadığını söylediler ve siparişimi iptal ettiler. Ben de napayım ne edeyim derken Twitter aklıma geldi ve 2-3 gün elinde fazlalık olan varsa bana yollasın gibilerinden tweetler attım. Neyse yollayacak olanlar çıktı. Yollarım deyip ses çıkarmayanlar falan çıktı derken bir gün bir link geldi, Idefix yeniden satışa başlamış ilk sayıyı. Dedim başka insanları uğraştırmaktansa 5 TL'lik dergiye 6 TL kargo parası ile siparişimi verdim. Hemen kargoya verdiler. Dün ben okuldayken kargocu gelmiş, tabii beni bulamadı evde. Aradı telefonla. "Hocam napalım, nereye bırakalım?" dedi. Ben de "Bizim evin orada blablabla kırtasiye var. Oraya bırakın." dedim. Neyse bırakmışlar. Bugün kırtasiyeye gittim. Orada çalışan adam "MNG'den tek kargo geldi. Onun da sahibi aldı gitti." dedi. MNG'yi aradım. "O tek kargo sizindi." dediler. Adama döndüm "Benim kargoyu başkası almış." dedim. Adam bana döndü "Kameralardan bakarız kimin aldığına." dedi. İşte böyle arkadaşlar. Benim sormak istediğim şu: Bana bu derginin birinci sayısını okutmamak gibi bir niyetiniz mi var? Ne yazıyo lan orda? Emre'nin 6 ay ömrü kaldı falan mı yazıyo? Benden saklıyo musunuz gerçekleri? Amk 2 yıldır aynı sistemle çalışan kargocu-kırtasiye-ben düzenini bozan ibne kim? Hadi yanlışlıkla aldıysa bugün neden geri getirmedi dergiyi. NİYE LAN NİYE? Ama dur yarın kameralardan bakıcaz. İşte o zaman seni bulacam oğlum.

18 Nisan 2013 Perşembe

Bayburt meselesi

Yazının basın açıklaması şeklinde olacağına dair bir his var içimde ama daha samimi bir ortam oluşturmak adına şunları buraya bırakıyorum: lan, pipi, kuku, taşak...

Şimdi gelelim Bayburt meselesine. Öncelikle meselenin çıkış noktasına değinmek istiyorum. Ben kendilerim 10 yıldır memleketimden, evimden uzakta yaşayan biri olarak "Memleket nere?" sorusuyla muattap olmuş bir kişiyim. Asıl sorun bu soruda değil bundan sonra gelecek olan karşıdaki kişinin "Benim orada falanca falancam var." muhabbetlerinde. Bir gün yine kendim gibi 10 yıldır memleket dışında yaşayan bir arkadaşımla konuşurken konu buraya geldi. İkimiz de aynı olaydan yakınmaya başladık. "Oğlum birisinin de bizim orada bi akrabası olmasın." cümlesinde birleştik. Yalnız baya bi sinirliyiz. Yetti lan yetti boyutunda. Muhabbet böyle ilerlerken arkadaşım "Bayburt diyelim lan memleketimize. Oğlum Bayburt'ta kimsenin akrabası yoktur. Tanıdığının olması bile çok zor ihtimal." dedi. Bu söylediği içimde öyle bir ferahlık yarattı ki "Ohahahaha harbi lan. Öyle diyelim." deyiverdim. Muhabbet o gün burada kapandı. Biz de gayriresmî olarak memleketlerimizi Bayburt yaptık.

Aradan 1-2 ay geçtikten sonra kurtarıcımız Bayburt benim ilgi alanım oldu. İnternette gezinirken zaman zaman kendimi Bayburt'un fotoğraflarına bakarken buldum. Tarihçesini araştırdım kimi zaman. Orada Baksı Müzesi adı altında muazzam bir yerin olduğunu öğrendim. 3. lige çıkma yolunda Bayburtspor taraftarlarıyla sevindim sosyal medyada. Kısaca kendimi iyice Bayburtlu gibi hissetmeye başladım. İlk olarak memleketim Bayburt'la ilgili "-Nereye gidiyorsun? +Bayburt'a gidiyorum. -Ooo. Gelirken bize (DÜŞÜNDÜ DÜŞÜNDÜ VE BAYBURT'UN NEYİ MEŞHUR BULAMADI) bi şeyler getir." tweetini attım ve olay bundan sonra koptu gitti. Zaman zaman Bayburt haberleri paylaştım. İnsanlar Bayburt ile ilgili karşılarına çıkan Bayburt Pazarı'ndan tut, Bayburt'la ilgili test soruları gibi şeyleri benimle paylaştılar, ben onları takipçilerimle paylaştım ve bol paylaşımlı bir ortam oldu.

İşte olay bundan ibaret. Ben Bayburt'ta doğmadım. Ailemden kimse Bayburtlu değil. Bayburtlu tanıdığım yok. Olay şu ki: Ben kendimi Bayburtlu hissediyorum. Aynı dünyadaki 1 milyon Bayburtlu gibi.

14 Nisan 2013 Pazar

34. gün

Anahtarlığındaki iki anahtarın hangisinin üst kapıyı açacağına dair oynadığın küçük oyununu bırakmışsın. Yüzde elli şansa olan inancının yüzde otuz üçe karşı olandan daha zayıf olmasını zor kabullensem de sana olan inancım sonsuzdu biliyosun. Yine fark etmiyorsun ama içeri girdiğin gibi anahtarı montunun cebine koyuyorsun. Muhtemelen yarın o montu giymeyeceksin ve evden çıkarken dakikalarca anahtarı arayacaksın. Yine bir konu hakkında onlarca boş kelime sarf ettim değil mi? Dua et de olayı kalbimin anahtarına bağlamadım.


İlk yöneldiğin yerin mutfak olması şaşırtmıyor beni. Bir insan kendini sandalyede nasıl rahat hisseder? Ağlıyor musun? Dursana daha erken. Gece uzun. Ben yokum. Hem mutfak ağlamak için hiç uygun bir yer değil bence. Soğan da doğramıyorsun ki zaten. Ha soğan demişken ne yiceksin bu akşam. Şey yani ne sipariş edeceksin bu akşam? Ağlamasana.

“Biraz dışarı çıkalım mı?” Çık bence. İnsanlar senin iyiliğini düşünüyorlar. O adamı sevmesem de çık yani. Muhtemelen sana “Ölenle ölünmüyor, hayat devam ediyor.” gibi şeyler söyleyecek. Sana anlamsız gelecek hepsi ama bir zaman sonra içinde anlam kazanacak. Çıkmıyosun. Defterimizi açıyorsun ve yazmaya başlıyorsun:

“Bugün gidişinin 34. günü. Aslında buna gidişin demek istemiyorum. Gidişimiz desem daha doğru. Ben seninle tanıştığımın 34. gününü dün gibi hatırlarken gidişimizin 34. gününü nasıl kabullenebilirim. Neden bu kadar plan yaptık birlikte? 34 günde adı Kaan olan kaç küçük çocuk gördüm biliyo musun? Bizden başka kimsenin dinlemeyeceğini düşündüğüm o şarkıyı sürekli duymamın sebebi ne? En sevdiğin tişörtünün aynısını giyen insanların sayısı nasıl olur da bu kadar çabuk artar? Bazen gerçekten anlamıyorum. Her “Hayat devam ediyor.” denildiğinde “Sikeyim böyle hayatı.” diyorum içimden. Seni çok özledim lan Cankuli. Bak yine güleceğim geliyor böyle deyince. Aklıma o “Bana bundan sonra Cankuli desene.” deyişin geliyor. Ölümün şakasını yaparken sen değil miydin beni susturmaya çalışan. Keşke hiç ses çıkarmasaymışsın. Belki az da olsa normal gelirdi o zaman. Şimdi çok bok.”