Ya bilirsiniz ben öyle pek dizi izleyen biri değilimdir. Genelde belgesel izlerim. Bizim evde 1 numaralı kanalda Belgesel TV var hatta. Yani anlıcağınız belgeselle yatar, belgeselle kalkarımdslşjdfsşldsjşlsdhsdlkhsdi (ÇARPILDI)
Bana belgesellerde gördüğün 3 hayvan söyle desem büyük ihtimalle “Aslan, fil, kaplan.” diyeceksin. “Haaaayııır ben demem.” diyor olabilirsin. E o zaman tamam “Yılan, çita, antilop” falan diceksin yani. Anladın mı demek istediğimi? GERGEDAN demeyeceksin.
Şimdi burada gergedanların gergedangiller familyasından geldiğini falan söylemek istemiyordum ama şu –giller olayı çok komik geliyor bana. Hani ülkemizde yerel ağızda kullanım vardır ya bizde “Annem de Sümbül teyzegillere gitti az önce.” deriz. Sümbül teyze ve ailesini kastederiz. Gergedangiller deyince de aklıma o geliyor işte. “Akşam gergedangillere oturmaya gittik, bize taşşak ikram ettiler.”
Neyse konuya dönelim. Bu gergedanlar neden belgesellere çıkmaz? Öncelikle bu öküzler otçuldur. Öküz dedim ama sevgimden dedim yani. Yani anlıcağınız bunların antilop kovalama, geyik gözleme gibi olayları yoktur. İnek gibi otlan dur. Avcı kısmında bi cacık yok işte. Bir de av kısmına bakmak gerekirse o da tam bir hayal kırıklığı. Zaten filden sonra en büyük 2. hayvan bunlar. Yer yer derisinin kalınlığı 5 santime kadar ulaşıyormuş, varın çükünü siz düşünün. Neyse işte bunlar yetmiyormuş gibi bir de boynuz(lar) koymuş Allah bunlara. O da sonradan konulmuş gibi duruyor zaten. Bu kadar iri olmasına rağmen de 40-45 km hızla koşabiliyorlar. Hayır şimdi bu hayvana kim kafa tutacak? Sadece boynuzlarını ele geçirmeye çalışan insanlar… (İĞNELEME YOLUYLA SOSYAL MESAJI DAYADIM)
Nesilleri zaman zaman tükenme ile karşı karşıya kalıyor. Boynuzu çük kaldırıcı bir etkiye sahipmiş insanlarda, boynuzundan çok güzel kılıç sapı oluyormuş, ya abi bu hayvanın çişi için saatlerce bekleyen insanlar mevcutmuş. Çok garip değil mi? Çamur banyosu yapmayı seven hayvanın çişinden medet ummak? Bence garip.
Velhasıl, bu hayvanlara verilen nimetlerle yaşam şekilleri arasında bi uyumsuzluk var. Evrim sürecinde kesin hayvan içinden uzaklaştı bunlar. “Boş ver kanka ya, biz evrilmesek de olur.” dediler kendi aralarında. Yanlışlıkla evrilenler falan oldu. İşler karıştı ve ortaya böyle asosyal canlılar çıktı. Bizim bu saatten sonra yapmamız gereken en azından zaman zaman gergedan diye bir hayvanın varlığını hatırlamak. Neden mi? Çünkü gergedanlar çok yalnız.
Ha bir de küçükken gül dikenini burnumuza yapıştırır gergedan olurduk ya hani, bence biz o zaman çok güzeldik.
1 Kasım 2012 Perşembe
20 Temmuz 2012 Cuma
Çekirdek kabukları
2’li koltuklara bacaklarımın yarısı koltuğun dışında olacak şekilde uzanmış ve laptop kucağımda bilinçsizce oradan oraya atlıyordum. Koridorun ışığının yanmış olması babamın tuvalete kalkmış olma ihtimalini güçlü kılıyordu çünkü annem geceleri pek uyanmayan bir kadındı nedense. Babam odaya girip benim hâlâ uyumadığımı görmesin diye dua ederken ışık kapandı neyse ki ama o anda odanın kapısı açıldı. “Senin saatten haberin var mı?” sorusu ve ona binaen birkaç moral bozan laflar… Takmadım her zamanki gibi. Televizyonu açmanın mantıklı bir karar olduğunu düşündüm. Nedense babam bilgisayar açık geç saatlere kadar oturmama kızarken, televizyona kızmıyordu. Dizilerin eski bölümleri, gündüz kuşağı kadın programlarının tekrarları… Kapattım. Telefonumun saatine baktığım anda dakika değişti. Gereksiz yere mutlu oldum. Evet. Ben gereksiz yere mutlu olanlardandım. Eski sevgilim yakıştırmıştı bu sıfatı bana. Ah Linda.
İnsanların çoğuna itici gelmesine rağmen kedileri seviyorum.
Hele ki o sokakta birbirleriyle karşılaştıkları andaki salakça bağrışmaları.
Bebek ağlaması gibi… Neden dışarı çıktığımı soruyorum tam 13 dakikadır kendime.
Bir de üzerimde incecik bir hırkayla ama başımdan beremi eksik etmiyorum. Ayaklarım
beni yine büyük meydana götürüyor sanırım. Her zamanki gibi yere oturuyorum ve
sırtımı bankın oturulan yerine yaslıyorum. Yerdeki çekirdek kabukları ile
tozları temizliyorum. Saat 3.15 olmasına rağmen oldukça fazla araç geçiyor
caddeden. Çift yönlü yolun yanına oturmuş her sağa giden araçta kendisine, her
sola giden araçta karıncalara sayı yazan bir küçük bir kızım işte. Karıncalar 8-5
öndeler. Markasını bilmediğim mavi bir araç geçiyor ve Linda farkı 2’ye
indiriyor.
Gece dışarı çıkma fikri bu şehirde korkutuyor insanı. Kapıyı
sessizce açıyor ve kapatırken de aynı özeni gösteriyorum. Evdekiler uyanır ve
olmadığımı fark ederlerse diye kapıya Can ile konuştuğumu, moralinin çok bozuk
olduğunu ve yanına gittiğimi saçmalayan bir yazı asıyorum. İşi yazıya
bırakmadan eve dönme düşüncesindeyim aslında. Kedilerden nefret ediyorum. Hele
ki şu sokakta bağırınıp duran pis kedileri öldüresim geliyor. Tamam tamam kabul
ediyorum. Biraz uç bir nokta bu ama ne kadar sevmediğimi anlatabilmişimdir
herhâlde. Bu şehir beni geceleri çok korkutuyor. Büyük meydana gitmek en
mantıklı hareketmiş gibi geliyor. Yol boyunca karşıma bir tane bile insan
çıkmıyor. Büyük meydana geldiğimde meydanın uç tarafında yere oturmuş bir adam
görüyorum. Korkak birisi olmasam yanına giderdim. Ondan olabildiğince uzakta
duruyorum. Bir ağacın altına oturuyorum. Yüzüm o adama dönük çünkü beni görürse
yanıma gelme ihtimalini düşünüyorum. Herhâlde kimsesizin tekidir diyorum.
Aklıma hep filmlerde olan aslında doktor fakat yaşadığı bir sürü talihsizlikten
sonra sokaklarda yaşamaya başlayan adamların hikâyeleri geliyor. Büyük
ihtimalle esnaf bakıyordur ona. O da esnafa anlamsızca bakıyordur. Sonra arkamı dönüyorum.
Karıncaları yeniyorum 3 farkla. Belki de karıncalar bana
yeniliyordur. 50 metre kadar ötemde bir araba duruyor. İçerisinden kimse
inmiyor. Yolun kenarında öylece duruyor. Kafamı alana doğru çeviriyorum.
Meydanın diğer köşesinde bir adam oturuyor. İçimde yanına gitmek gibi karşı konulamaz
bir istek doğuyor. Ayağa kalkıyorum. Adam kafasını bana doğru çeviriyor. O da
ayağa kalkıyor. Ona doğru yürüyorum. Adam hâlâ bana bakıyor. Yaklaşıyorum.
Ayağı kalkıp yürümeye başlıyor. Yaklaşıyorum. Uzaklaşıyor. Yavaşlıyorum.
Koşturuyor. “Heeey” diye bağırıyorum. Koşturuyor. Duruyorum.
Evden çıkma fikrinin doğru bir karar olup olmadığı konusunda
hâlâ tartışıyorum kendi içimde. Yerdeki çekirdek kabukları ile adımı yazıyorum. Bir ara meydanın diğer ucundaki adamı kontrol etmek için kafamı
çeviriyorum. Adamın ayağa kalktığını görüyorum. Bana doğru yürüyor. Bekliyorum
belki yönünü başka yere çevirir diye. Adam bana yaklaşıyor. Kafasında bere var.
Baharın ortasında kafasında bere olması beni şaşırtıyor. Bunu düşünürken hızlı
adımlarla yürümeye başlıyorum. Arkamdan geldiğini hissediyorum. Koşturuyorum.
Koşturuyorum. “Heeey” diye bağırıyor. Sadece
“Linda” diyebiliyorum. Durmuyorum. Koşturuyorum.
27 Haziran 2012 Çarşamba
Üreyen merdivenler
Şimdi hayatımızın
vazgeçilmezlerinden olan yürüyen merdivenler hakkında birkaç şey söyleyip
gidicem.
O merdivenler ne için yapılmış?
İnsanlar yorulmasın diye değil mi? Öyle. Başka bir amacı ise çabuk hareket
etmek olabilir. Kurallar yürümeyen insanların merdivenin sağ tarafında beklemesini
yürüyenlerin ise sol taraftan yoluna devam etmesini söylüyor ama bazı insanlar
sağlı sollu diziliyolar merdivene ve geçicek yer kalmıyor. Güzel olmuyor.
Bir de yürüyen merdivenlerde
üreyen insanlar mevcut. Abi nasıl bir fantezidir o ya. Asansörü kabul ederim de
millet bildiğin yürüyen merdivende sevişiyor. Hatta erkek alt basamakta kadın
üst basamakta duruyor. Bu değişik geliyor bana.
Bir de yürüyen merdivenlerde
elimizi koyduğumuz yerler de hareket ediyor. Ben hep onu durdurmaya çalışıyorum
olmuyor. Hatta ayağını iki tarafa açan insanlar da gördüm ben. Komik oluyor
fakat yine de merdivenin bitimindeki yere sıkışacağını düşünen teyzeler kadar
komik değil.
Bazı merdivenlerin üst tarafında
ayna gibi şey oluyor, metal midir nedir? Her ne boksa. Oradan kendine bakan
insanları çok seviyorum çünkü ben de bakıyorum.
Yürüyen merdivenlerin en kötü
yanı ise yukarı çıkarken ön taraftakinin götü ile sizin yüzünüz aynı hizaya
geliyor bazen. Şey kötü yanı demiştim değil mi? Evet kötü yanı. Yukarı çıkana
kadar o götle yüz göte kalıyosunuz. Garip oluyor.
Son olarak da merdivenin gidiş
yönünün tersi yönünde gidip komiklik yapmak üzerine. Zamanında ben de yaptığım
için çok üstüne gitmiyorum bu konunun. Niye öyle bir şey yaptık ki lan biz? Neyse
bu kadar yeter. 5 dakikada yazdım. :D
6 Haziran 2012 Çarşamba
Gerçek Kesit #2
Bu gece canım çok attırıklı yazı yazmak istedi. Böyle konudan konuya atlıyosun. Lidılayvi de bunu çok yapıyo. Hatta akımın öncülerinden. Mopazant gibi adam vesellam. Mopazant dedim de aklıma geldi. Neydi la o öyle? Bir tarafta Çehovlu, Sait Faikli durumcular, diğer tarafta Ömer Seyfettinli, Mopazantlı olaycılar. Kesin soru çıkardı bundan. Ben neyse ki o en sondaki kompozisyon bölümünden kurtarırdım olayı. 40 puanlık kısım oluyodu sanırsam. Kâğıdı da hep geç verirdim. O yüzden erkenden verip çıkanlara hep imrenirdim. Farkındayım çok vermeli bi muhabbet oldu ama onlar da genel de düşük not alırla bağlayayım bari. Ayakkabı bağlamayı öğrendiğim zamanı hatırlıyorum. Böyle ayakkabılarımı kucağıma koymuşum. Bağlayamıyorum diye sinirimden ağlıyorum. Sonra bi anda bağladım. Heyecanla çözüp tekrar denedim ama başaramadım. "Hasktir la az önce bağlamıştım ama." oldum böyle. Yılmadım tabii ki. Akşama kadar ayakkabı bağlamayı söktüm. Bağlamayı söktüm de değişik oldu. Ne demişler bana balık verme, o balığı götüfikasşldajsş. Neyse. Küçükken hırslıymışım aslında. Başarısızlık sonucu ağlarmışım en azından ya da çok üzülürmüşüm. Şimdi amaaaan sikimden aşşaaa Kasımpaşa da süper lige çıktı ya lan yine. Buradan tebrik ederim kendilerini ve onları sahneye davet ediyorum. Beni böyle pek sahneye davet etmediler sanki. Oğlum birisi beni sahneye davet etsin lan. Ay bak şimdi bile heyecanlandım. Normalde bu tarz şeyler heyecanlanmam ben ama salaklaşırım. Hayatımda bir kere iş görüşmesine girdim. Onda da bir performans sergiledim ki ortalığın amına koydum denilebilir. İyiydim iyi. Zaten son dönemde tek övünebildiğim şey o görüşmeler herhâlde. Üç kadının karşısında iyi terlemiştim ama. Kadın bi soru soruyodu. Ben cevaplıyorum ama sanki cümleye başladığım anda bir yolculuğa çıkıyorum böyle. Puanları toplayıp çıkışı arıyorum. İşte o zaman hep çıkışı bulmuştum. Çünkü BURASI LABİRENT BURDAN ÇIKIŞ YOK. Öyle işte.
28 Mayıs 2012 Pazartesi
İbretlik test soruları
23 Mayıs 2012 Çarşamba
Ben yine de erken çıkıyorum
Sanırım ilk duraktan otobüse binmek gibi bir fantezim var.
Hele ki ineceğim yer son duraksa ilk durağın değeri daha da artıyor gözümde. Bugün
nedense pek de kalabalık değil otobüs. Her gün bindiğimden farklı bir saatte
bindim bugün. İnsanlar bile bir değişik. Neyse ki şoföre karşı bir göz
aşinalığım var. Kulaklıklar kulağımda, çantamdan kitabımı çıkarıyorum. Okumaya
başlamadan okuduğum ile okumadığım sayfaları karşılaştırıyorum ve
okumadıklarımın hanesine bir puan yazıyorum. Türk yazarları çok seviyorum o an
için. Sebepsiz yere. Otobüsün yaş ortalaması tahminimce 40. “Beyler ben
ineyim isterseniz.” diyesim geliyor. Demeyeceğimden yüzde yüz eminim. Demeyeceğimden
yüzde yüz emin olduğum şeyleri desem başıma neler gelir diye düşünme oyunumu
oynuyorum işte kendimce. Gözlerimi kapatıp nerede olduğumu tahmin etmece oyunum
aklıma geliyor ama onu oynamıyorum. Yarım saattir gidiyoruz. Otobüsün nüfusu yavaş
yavaş azalıyor. Yaş ortalamamız 50’lere çıkmış durumda. Kitabıma daldığım 15
dakikanın ardından kafamı kaldırdığımda otobüste benimle birlikte üç kişi
kaldığını fark ediyorum. Biri şoför zaten. Burada şoförü saymam gerekir mi
acaba diye düşünürken diğer yolcu da iniyor. Şoförle baş başa kalıyoruz. Ben
otobüsün en arkasındayım, o ise en önünde. İkimiz bir ikarusun güller açan
dalıyız adeta. Aynadan şoföre bakıyorum. Burnunu karıştırıyor. Ben utanıyorum
nedense. Sonra bana bir şey diyor ama motorun gürültüsünden duymuyorum. Sonra
bana tekrardan bir şey diyor. Ben yine motorun gürültüsünden ne dediğini
anlamıyorum. O hâlâ diretiyor. Büyük ihtimalle ikinci söylemesinden sonra her cümlesinin
sonuna “Kulağını sikeyim senin.” ekliyor. Yanına gidiyorum. “Acele işin var mı?”
diyor. Durup “Bu bir teklif mi?” diyesim geliyor ama demiyorum tabii ki. “Yok
abi. Eve gitcem ben.” diyorum. O ne demekse gari. Mezarlığa gidiyoruz şoförle.
Beni çocuğunun mezarına götürüyor. Kanserden ölmüş iki yıl önce bugün. Konya
Üniversitesinde okuyormuş. Tek çocuğuymuş. Bana çok başarılı olduğundan söz
ediyor. Ben söyleyecek bir şey bulamıyorum. Her cümlesinden sonra dönüşümlü
olarak “Başınız sağ olsun.” ve “Allah rahmet eylesin.” cümlelerini kullanıyorum.
Belki biraz samimi olsak “Ölenle ölünmüyor.” ve “Hayat devam ediyor be abi.” gibi
yalancı cümleler de kurardım. Bizi gören çocuklar ellerinde şişeleriyle etrafımızı
sarıyorlar. Mezarı suluyorlar. Sanki onların mezara döktükleri su, şoförün
gözlerine isabet ediyor. Dua ettikten sonra otobüse geçiyoruz. En arkaya
gitmiyorum bu sefer. Şoförün yan tarafına oturuyorum. 15 dakika boyunca hiç
konuşmuyoruz yine de. Eve geliyorum. Sabah yeniden okula gidiyorum. Onunla
karşılaşayım diye yine okuldan erken çıkıyorum. Sonra yine eve geliyorum. Sabah
yeniden okula gidiyorum. Erken çıkıyorum. Eve geliyorum. En öne oturuyorum ve
biz hâlâ konuşmuyoruz o günden sonra. Ben yine de erken çıkıyorum.
20 Mayıs 2012 Pazar
Hector tut elimden, gidelim ambulansa
-Sürekli otobüsü kaçırıyorum. Yani hırsız anlamında değil.
Geç kalma anlamında kaçırıyorum ve sürekli bir taksiye binip yarı yolda otobüsü
yakalıyorum. Yolcuların garip bakışları altında 41 numaralı yerime otururken
her seferinde ceketimi çıkartma esnasında dirseğimle yanımdaki adamı
dürtüyorum. Yanımdaki adam hiç değişmiyor. Günlerdir aynı adam bana yol
arkadaşı oluyor. Sarı saçlı, sarı bıyıklı tahminimce Ege’nin köylerinde doğmuş
ve buralarda ne işi var diye düşündüğüm sessiz yol arkadaşım. Yolculuk boyunca
tek kelime etmiyor. Çay içiyor ve her seferinde çöpleri cebine sokuşturuyor.
Otobüsten inerken koridorda oturduğum için benim ona yol vermem gerekirken
sürekli o bana yol veriyor. Otogardan çıkarken havalimanında olduğu gibi
ellerinde isimler olan bir sürü insanla karşılaşıyorum ve her seferinde “Hector”
yazılı kâğıdın yanında buluyorum kendimi. Kâğıdı 30’lu yaşlarda hoş bir kadın
tutuyor. O da yol arkadaşım gibi susuyor. Kadınla el ele yürüyoruz ve bir
ambulansa biniyoruz. Ambulansın sireni çalıyor ve hareket ediyoruz. İçeriye
nereden girdiğin anlayamadığım bir sürü doktor doluşuyor ve beni soymaya
başlıyorlar.
-Tamam oğlum tamam bundan sonrasını anlatma artık. Senin
fantezilerine konuk olmak istemiyorum. “Götün açıkta kalmış.” tarzı bir espri
ile de karşına çıkmak istemiyorum şimdi. Zaten bir göt her gece açıkta
kalıyorsa, ben o işte bir puştluk ararım. Kaç gündür bunu görüyorum demiştin?
-Altı gündür görüyorum. Artık aynı şeylerin olacağını da
bildiğim için taksici arabayı kullanırken içimden “Lan acele etme köprünün
orada yetişicez nasılsa otobüse.” diyorum. Zaten konuşmaya kalktığımda kimse
tepki vermiyor. Aynı şeyler sürekli dönüyor. Ben izleyici gibiyim. Olaylara
müdahale edememek de sinirime dokunuyor. Uyanmayı denesem de beceremiyorum.
-Bunun sana ne zararı var peki?
-Bir zararı yok da bu olay normalmiş gibi davranmayı kessene
artık. İnsanlar aynı rüyayı ikinci kez gördüğünde anlat anlat bitiremiyorlar.
Altı gün oldu diyorum. Hector kim? O kadın kim? Neden her seferinde 41 numara.
Egeli yol arkadaşım ya da her nereliyse, o kim? Doktorlar neden beni soyuyor ve
karnımı yarıyorlar? İşin garibi bu esnada neden hiç acı çekmiyorum?
Aslında konuşurken bana inanmadığını ve yeni senaryom için
denek aradığımı düşünüyordu. Sanırım insanlar bana çeyrek asırdır inanmıyorlar.
Her zaman “sen farklısın” yorumlarının arkasına sığınıp onları hayatımdan uzak
tutmam ve onlara göre amaçsız ama bana göre yaşama amacım olan senaryolarım
bazen gerçekten de beni onlardan farklı mı kılıyor acaba diye düşündürüyor.
Ödemem gereken bir faturamın olduğu aklıma geliyor ya da aklıma gelmesini
zorunlu kılıyorum ve onun yanından ayrılıyorum. Yolda giderken de kendi
melodilerimi yaratıyorum her zamanki gibi: Hector tut elimden, gidelim
ambulansa, Hector tut elimden, gidelim ambulansa, 41 numaraya oturma, Egeli ile
konuşma, Hector tut elimden, gidelim ambulansa, la la la lay, Hector tut
elimden, gidelim ambulansa.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)










