1 Kasım 2012 Perşembe

Gergedan yazısı

Ya bilirsiniz ben öyle pek dizi izleyen biri değilimdir. Genelde belgesel izlerim. Bizim evde 1 numaralı kanalda Belgesel TV var hatta. Yani anlıcağınız belgeselle yatar, belgeselle kalkarımdslşjdfsşldsjşlsdhsdlkhsdi (ÇARPILDI)

Bana belgesellerde gördüğün 3 hayvan söyle desem büyük ihtimalle “Aslan, fil, kaplan.” diyeceksin. “Haaaayııır ben demem.” diyor olabilirsin. E o zaman tamam “Yılan, çita, antilop” falan diceksin yani. Anladın mı demek istediğimi? GERGEDAN demeyeceksin.

Şimdi burada gergedanların gergedangiller familyasından geldiğini falan söylemek istemiyordum ama şu –giller olayı çok komik geliyor bana. Hani ülkemizde yerel ağızda kullanım vardır ya bizde “Annem de Sümbül teyzegillere gitti az önce.” deriz. Sümbül teyze ve ailesini kastederiz. Gergedangiller deyince de aklıma o geliyor işte. “Akşam gergedangillere oturmaya gittik, bize taşşak ikram ettiler.”

Neyse konuya dönelim. Bu gergedanlar neden belgesellere çıkmaz? Öncelikle bu öküzler otçuldur. Öküz dedim ama sevgimden dedim yani. Yani anlıcağınız bunların antilop kovalama, geyik gözleme gibi olayları yoktur. İnek gibi otlan dur. Avcı kısmında bi cacık yok işte. Bir de av kısmına bakmak gerekirse o da tam bir hayal kırıklığı. Zaten filden sonra en büyük 2. hayvan bunlar. Yer yer derisinin kalınlığı 5 santime kadar ulaşıyormuş, varın çükünü siz düşünün. Neyse işte bunlar yetmiyormuş gibi bir de boynuz(lar) koymuş Allah bunlara. O da sonradan konulmuş gibi duruyor zaten. Bu kadar iri olmasına rağmen de 40-45 km hızla koşabiliyorlar. Hayır şimdi bu hayvana kim kafa tutacak? Sadece boynuzlarını ele geçirmeye çalışan insanlar… (İĞNELEME YOLUYLA SOSYAL MESAJI DAYADIM)

Nesilleri zaman zaman tükenme ile karşı karşıya kalıyor. Boynuzu çük kaldırıcı bir etkiye sahipmiş insanlarda, boynuzundan çok güzel kılıç sapı oluyormuş, ya abi bu hayvanın çişi için saatlerce bekleyen insanlar mevcutmuş. Çok garip değil mi? Çamur banyosu yapmayı seven hayvanın çişinden medet ummak? Bence garip.

Velhasıl, bu hayvanlara verilen nimetlerle yaşam şekilleri arasında bi uyumsuzluk var. Evrim sürecinde kesin hayvan içinden uzaklaştı bunlar. “Boş ver kanka ya, biz evrilmesek de olur.” dediler kendi aralarında. Yanlışlıkla evrilenler falan oldu. İşler karıştı ve ortaya böyle asosyal canlılar çıktı. Bizim bu saatten sonra yapmamız gereken en azından zaman zaman gergedan diye bir hayvanın varlığını hatırlamak. Neden mi? Çünkü gergedanlar çok yalnız.

Ha bir de küçükken gül dikenini burnumuza yapıştırır gergedan olurduk ya hani, bence biz o zaman çok güzeldik.

20 Temmuz 2012 Cuma

Çekirdek kabukları


  2’li koltuklara bacaklarımın yarısı koltuğun dışında olacak şekilde uzanmış ve laptop kucağımda bilinçsizce oradan oraya atlıyordum. Koridorun ışığının yanmış olması babamın tuvalete kalkmış olma ihtimalini güçlü kılıyordu çünkü annem geceleri pek uyanmayan bir kadındı nedense. Babam odaya girip benim hâlâ uyumadığımı görmesin diye dua ederken ışık kapandı neyse ki ama o anda odanın kapısı açıldı. “Senin saatten haberin var mı?” sorusu ve ona binaen birkaç moral bozan laflar… Takmadım her zamanki gibi. Televizyonu açmanın mantıklı bir karar olduğunu düşündüm. Nedense babam bilgisayar açık geç saatlere kadar oturmama kızarken, televizyona kızmıyordu. Dizilerin eski bölümleri, gündüz kuşağı kadın programlarının tekrarları… Kapattım. Telefonumun saatine baktığım anda dakika değişti. Gereksiz yere mutlu oldum. Evet. Ben gereksiz yere mutlu olanlardandım. Eski sevgilim yakıştırmıştı bu sıfatı bana. Ah Linda.

İnsanların çoğuna itici gelmesine rağmen kedileri seviyorum. Hele ki o sokakta birbirleriyle karşılaştıkları andaki salakça bağrışmaları. Bebek ağlaması gibi… Neden dışarı çıktığımı soruyorum tam 13 dakikadır kendime. Bir de üzerimde incecik bir hırkayla ama başımdan beremi eksik etmiyorum. Ayaklarım beni yine büyük meydana götürüyor sanırım. Her zamanki gibi yere oturuyorum ve sırtımı bankın oturulan yerine yaslıyorum. Yerdeki çekirdek kabukları ile tozları temizliyorum. Saat 3.15 olmasına rağmen oldukça fazla araç geçiyor caddeden. Çift yönlü yolun yanına oturmuş her sağa giden araçta kendisine, her sola giden araçta karıncalara sayı yazan bir küçük bir kızım işte. Karıncalar 8-5 öndeler. Markasını bilmediğim mavi bir araç geçiyor ve Linda farkı 2’ye indiriyor.

Gece dışarı çıkma fikri bu şehirde korkutuyor insanı. Kapıyı sessizce açıyor ve kapatırken de aynı özeni gösteriyorum. Evdekiler uyanır ve olmadığımı fark ederlerse diye kapıya Can ile konuştuğumu, moralinin çok bozuk olduğunu ve yanına gittiğimi saçmalayan bir yazı asıyorum. İşi yazıya bırakmadan eve dönme düşüncesindeyim aslında. Kedilerden nefret ediyorum. Hele ki şu sokakta bağırınıp duran pis kedileri öldüresim geliyor. Tamam tamam kabul ediyorum. Biraz uç bir nokta bu ama ne kadar sevmediğimi anlatabilmişimdir herhâlde. Bu şehir beni geceleri çok korkutuyor. Büyük meydana gitmek en mantıklı hareketmiş gibi geliyor. Yol boyunca karşıma bir tane bile insan çıkmıyor. Büyük meydana geldiğimde meydanın uç tarafında yere oturmuş bir adam görüyorum. Korkak birisi olmasam yanına giderdim. Ondan olabildiğince uzakta duruyorum. Bir ağacın altına oturuyorum. Yüzüm o adama dönük çünkü beni görürse yanıma gelme ihtimalini düşünüyorum. Herhâlde kimsesizin tekidir diyorum. Aklıma hep filmlerde olan aslında doktor fakat yaşadığı bir sürü talihsizlikten sonra sokaklarda yaşamaya başlayan adamların hikâyeleri geliyor. Büyük ihtimalle esnaf bakıyordur ona. O da esnafa anlamsızca bakıyordur. Sonra arkamı dönüyorum.

Karıncaları yeniyorum 3 farkla. Belki de karıncalar bana yeniliyordur. 50 metre kadar ötemde bir araba duruyor. İçerisinden kimse inmiyor. Yolun kenarında öylece duruyor. Kafamı alana doğru çeviriyorum. Meydanın diğer köşesinde bir adam oturuyor. İçimde yanına gitmek gibi karşı konulamaz bir istek doğuyor. Ayağa kalkıyorum. Adam kafasını bana doğru çeviriyor. O da ayağa kalkıyor. Ona doğru yürüyorum. Adam hâlâ bana bakıyor. Yaklaşıyorum. Ayağı kalkıp yürümeye başlıyor. Yaklaşıyorum. Uzaklaşıyor. Yavaşlıyorum. Koşturuyor. “Heeey” diye bağırıyorum. Koşturuyor. Duruyorum.

Evden çıkma fikrinin doğru bir karar olup olmadığı konusunda hâlâ tartışıyorum kendi içimde. Yerdeki çekirdek kabukları ile adımı yazıyorum. Bir ara meydanın diğer ucundaki adamı kontrol etmek için kafamı çeviriyorum. Adamın ayağa kalktığını görüyorum. Bana doğru yürüyor. Bekliyorum belki yönünü başka yere çevirir diye. Adam bana yaklaşıyor. Kafasında bere var. Baharın ortasında kafasında bere olması beni şaşırtıyor. Bunu düşünürken hızlı adımlarla yürümeye başlıyorum. Arkamdan geldiğini hissediyorum. Koşturuyorum. Koşturuyorum. “Heeey” diye bağırıyor. Sadece  “Linda” diyebiliyorum. Durmuyorum. Koşturuyorum.

27 Haziran 2012 Çarşamba

Üreyen merdivenler

Şimdi hayatımızın vazgeçilmezlerinden olan yürüyen merdivenler hakkında birkaç şey söyleyip gidicem.
O merdivenler ne için yapılmış? İnsanlar yorulmasın diye değil mi? Öyle. Başka bir amacı ise çabuk hareket etmek olabilir. Kurallar yürümeyen insanların merdivenin sağ tarafında beklemesini yürüyenlerin ise sol taraftan yoluna devam etmesini söylüyor ama bazı insanlar sağlı sollu diziliyolar merdivene ve geçicek yer kalmıyor. Güzel olmuyor.
Bir de yürüyen merdivenlerde üreyen insanlar mevcut. Abi nasıl bir fantezidir o ya. Asansörü kabul ederim de millet bildiğin yürüyen merdivende sevişiyor. Hatta erkek alt basamakta kadın üst basamakta duruyor. Bu değişik geliyor bana.
Bir de yürüyen merdivenlerde elimizi koyduğumuz yerler de hareket ediyor. Ben hep onu durdurmaya çalışıyorum olmuyor. Hatta ayağını iki tarafa açan insanlar da gördüm ben. Komik oluyor fakat yine de merdivenin bitimindeki yere sıkışacağını düşünen teyzeler kadar komik değil.
Bazı merdivenlerin üst tarafında ayna gibi şey oluyor, metal midir nedir? Her ne boksa. Oradan kendine bakan insanları çok seviyorum çünkü ben de bakıyorum.
Yürüyen merdivenlerin en kötü yanı ise yukarı çıkarken ön taraftakinin götü ile sizin yüzünüz aynı hizaya geliyor bazen. Şey kötü yanı demiştim değil mi? Evet kötü yanı. Yukarı çıkana kadar o götle yüz göte kalıyosunuz. Garip oluyor.
Son olarak da merdivenin gidiş yönünün tersi yönünde gidip komiklik yapmak üzerine. Zamanında ben de yaptığım için çok üstüne gitmiyorum bu konunun. Niye öyle bir şey yaptık ki lan biz? Neyse bu kadar yeter. 5 dakikada yazdım. :D 

6 Haziran 2012 Çarşamba

Gerçek Kesit #2

Bu gece canım çok attırıklı yazı yazmak istedi. Böyle konudan konuya atlıyosun. Lidılayvi de bunu çok yapıyo. Hatta akımın öncülerinden. Mopazant gibi adam vesellam. Mopazant dedim de aklıma geldi. Neydi la o öyle? Bir tarafta Çehovlu, Sait Faikli durumcular, diğer tarafta Ömer Seyfettinli, Mopazantlı olaycılar. Kesin soru çıkardı bundan. Ben neyse ki o en sondaki kompozisyon bölümünden kurtarırdım olayı. 40 puanlık kısım oluyodu sanırsam. Kâğıdı da hep geç verirdim. O yüzden erkenden verip çıkanlara hep imrenirdim. Farkındayım çok vermeli bi muhabbet oldu ama onlar da genel de düşük not alırla bağlayayım bari. Ayakkabı bağlamayı öğrendiğim zamanı hatırlıyorum. Böyle ayakkabılarımı kucağıma koymuşum. Bağlayamıyorum diye sinirimden ağlıyorum. Sonra bi anda bağladım. Heyecanla çözüp tekrar denedim ama başaramadım. "Hasktir la az önce bağlamıştım ama." oldum böyle. Yılmadım tabii ki. Akşama kadar ayakkabı bağlamayı söktüm. Bağlamayı söktüm de değişik oldu. Ne demişler bana balık verme, o balığı götüfikasşldajsş. Neyse. Küçükken hırslıymışım aslında. Başarısızlık sonucu ağlarmışım en azından ya da çok üzülürmüşüm. Şimdi amaaaan sikimden aşşaaa Kasımpaşa da süper lige çıktı ya lan yine. Buradan tebrik ederim kendilerini ve onları sahneye davet ediyorum. Beni böyle pek sahneye davet etmediler sanki. Oğlum birisi beni sahneye davet etsin lan. Ay bak şimdi bile heyecanlandım. Normalde bu tarz şeyler heyecanlanmam ben ama salaklaşırım. Hayatımda bir kere iş görüşmesine girdim. Onda da bir performans sergiledim ki ortalığın amına koydum denilebilir. İyiydim iyi. Zaten son dönemde tek övünebildiğim şey o görüşmeler herhâlde. Üç kadının karşısında iyi terlemiştim ama. Kadın bi soru soruyodu. Ben cevaplıyorum ama sanki cümleye başladığım anda bir yolculuğa çıkıyorum böyle. Puanları toplayıp çıkışı arıyorum. İşte o zaman hep çıkışı bulmuştum. Çünkü BURASI LABİRENT BURDAN ÇIKIŞ YOK. Öyle işte.

28 Mayıs 2012 Pazartesi

İbretlik test soruları

Sorular bir 3. sınıf test kitabından alınmıştır.
Volkan DEMİREL
Arda TURAN
Cem YILMAZ
Hamdi ALKAN
Fatih TERİM- Servet, Hamit, Semih
Mehmet ÖZ
Valla pek çıkaramadım ama Denzel WASHINGTON gibi
Ebru GÜNDEŞ
Mustafa TOPALOĞLU
ÖZGÜ NAMAL
Tarkan

23 Mayıs 2012 Çarşamba

Ben yine de erken çıkıyorum

Sanırım ilk duraktan otobüse binmek gibi bir fantezim var. Hele ki ineceğim yer son duraksa ilk durağın değeri daha da artıyor gözümde. Bugün nedense pek de kalabalık değil otobüs. Her gün bindiğimden farklı bir saatte bindim bugün. İnsanlar bile bir değişik. Neyse ki şoföre karşı bir göz aşinalığım var. Kulaklıklar kulağımda, çantamdan kitabımı çıkarıyorum. Okumaya başlamadan okuduğum ile okumadığım sayfaları karşılaştırıyorum ve okumadıklarımın hanesine bir puan yazıyorum. Türk yazarları çok seviyorum o an için. Sebepsiz yere. Otobüsün yaş ortalaması tahminimce 40. “Beyler ben ineyim isterseniz.” diyesim geliyor. Demeyeceğimden yüzde yüz eminim. Demeyeceğimden yüzde yüz emin olduğum şeyleri desem başıma neler gelir diye düşünme oyunumu oynuyorum işte kendimce. Gözlerimi kapatıp nerede olduğumu tahmin etmece oyunum aklıma geliyor ama onu oynamıyorum. Yarım saattir gidiyoruz. Otobüsün nüfusu yavaş yavaş azalıyor. Yaş ortalamamız 50’lere çıkmış durumda. Kitabıma daldığım 15 dakikanın ardından kafamı kaldırdığımda otobüste benimle birlikte üç kişi kaldığını fark ediyorum. Biri şoför zaten. Burada şoförü saymam gerekir mi acaba diye düşünürken diğer yolcu da iniyor. Şoförle baş başa kalıyoruz. Ben otobüsün en arkasındayım, o ise en önünde. İkimiz bir ikarusun güller açan dalıyız adeta. Aynadan şoföre bakıyorum. Burnunu karıştırıyor. Ben utanıyorum nedense. Sonra bana bir şey diyor ama motorun gürültüsünden duymuyorum. Sonra bana tekrardan bir şey diyor. Ben yine motorun gürültüsünden ne dediğini anlamıyorum. O hâlâ diretiyor. Büyük ihtimalle ikinci söylemesinden sonra her cümlesinin sonuna “Kulağını sikeyim senin.” ekliyor. Yanına gidiyorum. “Acele işin var mı?” diyor. Durup “Bu bir teklif mi?” diyesim geliyor ama demiyorum tabii ki. “Yok abi. Eve gitcem ben.” diyorum. O ne demekse gari. Mezarlığa gidiyoruz şoförle. Beni çocuğunun mezarına götürüyor. Kanserden ölmüş iki yıl önce bugün. Konya Üniversitesinde okuyormuş. Tek çocuğuymuş. Bana çok başarılı olduğundan söz ediyor. Ben söyleyecek bir şey bulamıyorum. Her cümlesinden sonra dönüşümlü olarak “Başınız sağ olsun.” ve “Allah rahmet eylesin.” cümlelerini kullanıyorum. Belki biraz samimi olsak “Ölenle ölünmüyor.” ve “Hayat devam ediyor be abi.” gibi yalancı cümleler de kurardım. Bizi gören çocuklar ellerinde şişeleriyle etrafımızı sarıyorlar. Mezarı suluyorlar. Sanki onların mezara döktükleri su, şoförün gözlerine isabet ediyor. Dua ettikten sonra otobüse geçiyoruz. En arkaya gitmiyorum bu sefer. Şoförün yan tarafına oturuyorum. 15 dakika boyunca hiç konuşmuyoruz yine de. Eve geliyorum. Sabah yeniden okula gidiyorum. Onunla karşılaşayım diye yine okuldan erken çıkıyorum. Sonra yine eve geliyorum. Sabah yeniden okula gidiyorum. Erken çıkıyorum. Eve geliyorum. En öne oturuyorum ve biz hâlâ konuşmuyoruz o günden sonra. Ben yine de erken çıkıyorum.

20 Mayıs 2012 Pazar

Hector tut elimden, gidelim ambulansa

-Sürekli otobüsü kaçırıyorum. Yani hırsız anlamında değil. Geç kalma anlamında kaçırıyorum ve sürekli bir taksiye binip yarı yolda otobüsü yakalıyorum. Yolcuların garip bakışları altında 41 numaralı yerime otururken her seferinde ceketimi çıkartma esnasında dirseğimle yanımdaki adamı dürtüyorum. Yanımdaki adam hiç değişmiyor. Günlerdir aynı adam bana yol arkadaşı oluyor. Sarı saçlı, sarı bıyıklı tahminimce Ege’nin köylerinde doğmuş ve buralarda ne işi var diye düşündüğüm sessiz yol arkadaşım. Yolculuk boyunca tek kelime etmiyor. Çay içiyor ve her seferinde çöpleri cebine sokuşturuyor. Otobüsten inerken koridorda oturduğum için benim ona yol vermem gerekirken sürekli o bana yol veriyor. Otogardan çıkarken havalimanında olduğu gibi ellerinde isimler olan bir sürü insanla karşılaşıyorum ve her seferinde “Hector” yazılı kâğıdın yanında buluyorum kendimi. Kâğıdı 30’lu yaşlarda hoş bir kadın tutuyor. O da yol arkadaşım gibi susuyor. Kadınla el ele yürüyoruz ve bir ambulansa biniyoruz. Ambulansın sireni çalıyor ve hareket ediyoruz. İçeriye nereden girdiğin anlayamadığım bir sürü doktor doluşuyor ve beni soymaya başlıyorlar.

-Tamam oğlum tamam bundan sonrasını anlatma artık. Senin fantezilerine konuk olmak istemiyorum. “Götün açıkta kalmış.” tarzı bir espri ile de karşına çıkmak istemiyorum şimdi. Zaten bir göt her gece açıkta kalıyorsa, ben o işte bir puştluk ararım. Kaç gündür bunu görüyorum demiştin?

-Altı gündür görüyorum. Artık aynı şeylerin olacağını da bildiğim için taksici arabayı kullanırken içimden “Lan acele etme köprünün orada yetişicez nasılsa otobüse.” diyorum. Zaten konuşmaya kalktığımda kimse tepki vermiyor. Aynı şeyler sürekli dönüyor. Ben izleyici gibiyim. Olaylara müdahale edememek de sinirime dokunuyor. Uyanmayı denesem de beceremiyorum.

-Bunun sana ne zararı var peki?

-Bir zararı yok da bu olay normalmiş gibi davranmayı kessene artık. İnsanlar aynı rüyayı ikinci kez gördüğünde anlat anlat bitiremiyorlar. Altı gün oldu diyorum. Hector kim? O kadın kim? Neden her seferinde 41 numara. Egeli yol arkadaşım ya da her nereliyse, o kim? Doktorlar neden beni soyuyor ve karnımı yarıyorlar? İşin garibi bu esnada neden hiç acı çekmiyorum?

Aslında konuşurken bana inanmadığını ve yeni senaryom için denek aradığımı düşünüyordu. Sanırım insanlar bana çeyrek asırdır inanmıyorlar. Her zaman “sen farklısın” yorumlarının arkasına sığınıp onları hayatımdan uzak tutmam ve onlara göre amaçsız ama bana göre yaşama amacım olan senaryolarım bazen gerçekten de beni onlardan farklı mı kılıyor acaba diye düşündürüyor. Ödemem gereken bir faturamın olduğu aklıma geliyor ya da aklıma gelmesini zorunlu kılıyorum ve onun yanından ayrılıyorum. Yolda giderken de kendi melodilerimi yaratıyorum her zamanki gibi: Hector tut elimden, gidelim ambulansa, Hector tut elimden, gidelim ambulansa, 41 numaraya oturma, Egeli ile konuşma, Hector tut elimden, gidelim ambulansa, la la la lay, Hector tut elimden, gidelim ambulansa.